<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>e-Okul Not Giriş Sistemi, e-Okul , E-Okul Karne Notları, e-Okul.Gen.TR &#187; Kütüphane</title>
	<atom:link href="http://www.e-okul.gen.tr/kategori/kutuphane/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.e-okul.gen.tr</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Wed, 21 Jul 2010 21:24:56 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.1</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin Kuruluşu ve Atatürk İnkilapları</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-ve-ataturk-inkilaplari.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-ve-ataturk-inkilaplari.html#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 12 Jul 2010 17:41:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk inkilapları]]></category>
		<category><![CDATA[çok partili hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Cumhuriyet'in ilanı]]></category>
		<category><![CDATA[devrim]]></category>
		<category><![CDATA[Erzurum Kongresi]]></category>
		<category><![CDATA[halifeliğin kaldırılması]]></category>
		<category><![CDATA[halifelik]]></category>
		<category><![CDATA[inkilap]]></category>
		<category><![CDATA[Sivas Kongresi]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=322</guid>
		<description><![CDATA[Türk İstiklâl Savaşı, önceki bölümlerde açıklandığı gibi hazırlık ve oluş safhalarından geçmiş, “Büyük Zafer” kazanılmıştı. İstiklâl Savaşı’nın gelişim çizgisi, kongre bildirileri, TBMM kararları dikkatle gözden geçirilirse Anadolu’da yeni bir siyasî doğuş da gözlenmektedir.
Bu mücadele sırasında padişah ve İstanbul Hükûmeti’yle münasebetler gayet dikkatli götürülmekte ve padişaha bağlılık belirtilmekteyse de şu hususlara bir defa daha dikkat edelim:
*	Amasya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/07/c0902003syqb7.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/07/c0902003syqb7-150x150.jpg" alt="" title="c0902003syqb7" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-323" /></a>Türk İstiklâl Savaşı, önceki bölümlerde açıklandığı gibi hazırlık ve oluş safhalarından geçmiş, “Büyük Zafer” kazanılmıştı. İstiklâl Savaşı’nın gelişim çizgisi, kongre bildirileri, TBMM kararları dikkatle gözden geçirilirse Anadolu’da yeni bir siyasî doğuş da gözlenmektedir.<br />
Bu mücadele sırasında padişah ve İstanbul Hükûmeti’yle münasebetler gayet dikkatli götürülmekte ve padişaha bağlılık belirtilmekteyse de şu hususlara bir defa daha dikkat edelim:<br />
*	Amasya Genelgesi’nde vatanın bütünlüğü ve milletin istiklâli tehlikededir denirken, İstanbul Hükûme-ti’nin acz içinde olduğu, bu durumun görüşülmesi için Sivas’ta millî bir kongrenin toplanması istenmekteydi.<br />
*	Erzurum ve Sivas Kongreleri’yse İstanbul Hükûmeti’nin otoritesine rağmen toplanmıştı.<br />
Bu kongrelerde milletin temsilcileri toplanmışlar ve milletle birlikte müdafaa ve mukavemet edileceği bildirilmiştir. Hatta İstanbul Hükûme-ti’nin yetersizliği halinde geçici bir Hükûmetin kurulacağı da  kararlaştırılmıştı.<br />
*	Amasya Görüşmeleri sırasında İstanbul Hükûmeti, Anadolu’da doğan bu iradeyi hukuken tanımış, onunla bir masaya oturmuştu.<br />
*	I. TBMM’nin aldığı ilk kararlar da önemlidir: Hükûmet  kurmanın gereği belirtilirken “Geçici kaydıyla bir hükûmet  reisi tanımanın veya padişah kaymakamı atamanın doğru olmadığı” ifade edilmiştir.<br />
Kanun yapma ve yürütme yetkileri TBMM’de toplanırken, TBMM’nin üstünde bir kuvvet bulunmadığı belirtilmiş, anayasa hazırlanmaya başlanmıştır.<br />
*	20 Ocak 1921’de kabul edilen Anayasa’nın giriş maddelerinde hakimiyetin kayıtsız şartsız millete ait olduğu, kanun yapma ve yürütme yetkisinin TBMM’de olduğu, milletin yegâne ve hakiki temsilcisinin Meclis olduğu belirtiliyordu.<br />
*	TBMM, askerî başarılarıyla da varlığını kabul ettirirken, çıkardığı bir kanunla, padişah üzerinde bulunan başkomutanlık yetkilerini Mustafa Kemal Paşaya vermiştir.<br />
Netice olarak, Anadolu’da yeni bir siyasî iradenin doğduğu görülmektedir. Bu siyasî irade çeşitli iç ve dış baskılarla yok edilmeye çalışılmışsa da, her geçen gün kudretini de göstermiştir.<br />
Şimdi yüzyılların birikimi ve tecrübesiyle yakın şartların yarattığı çerçeve içinde bu siyasî organizasyon tamamlanacaktır. Bu da yeni Türk devletinin kuruluş devresidir.</p>
<p><strong>I- BÜYÜK TÜRK İNKILÂBI (Atatürk İnkılâpları)</strong><br />
Türk milleti, çağdaş manada “Batı”yla temasa geldiğinden itibaren ilimci, gelişimci bir süreçe girmişti. Bu süreç, zaman zaman içten ve dıştan müdahalelerle kesintilere uğratılmıştı. Her yenilikçi hareket, bir karşı hareketle dağıtılmıştı.<br />
Bu tarihî gelişim içinde, Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması önemli bir dönemeç noktasıdır. Bundan sonra Osmanlı Devleti’nde eski ve yeni kurumların yetiştirdiği iki tip insanın sürekli çatışması görülür.<br />
Şimdi İstiklâl Savaşı’yla yeni, tarihî bir fırsat doğmuştu; yeni Türk devleti yüzyılların çağdaşlaşma tecrübelerinin ışığında kurulabilirdi.<br />
Büyük Türk İnkılâbı yahut önderin adıyla “Atatürk İnkılâpları” diyebileceğimiz gelişimci, ve çağdaş hareketler Türk milletinin siyasî, sosyal, ekonomik çehresini değiştirmiştir.</p>
<p>Osmanlı Devleti, kurucusunun adıyla anılan bir hanedan devletiydi; Osmanlı ailesinin içinden gelen padişahlar vasıtasıyla yönetiliyor ve temsil ediliyordu. Yani aynı zamanda bir monarşi (mutlakiyet) idi&#8230;<br />
Hilafet kurumunun XVI. yy’dan itibaren Osmanlı hanedanının elinde bulunması, dinî ve siyasî otoritenin aynı elde toplanması, hak ve yükümlülüklerin dinsel esaslara göre tanzim edilmiş olması sebebiyle de teokratik bir devlet sayılmaktaydı.<br />
Osmanlı Devleti’nin bu siyasal yapısının XIX. yy ıslahatlarıyla beraber bir değişim sürecine girdiğini görmekle beraber sonuç olarak şu özellikleri gösterdiği söylenebilir; Osmanlı Devleti teokratik monarşik bir imparatorluktur.<br />
Atatürk İnkılâplarıyla bu yapının, millî, laik ve demokratik bir yapıya dönüştüğü görülecektir.</p>
<p><strong>II- SİYASÎ İNKILÂPLAR</strong><br />
Bu alandaki İnkılâplar, doğrudan devlet yapısını ilgilendiren düzenlemelerdir. Bunların da ilki, I. TBMM tarafından yapılan saltanatın kaldırılması inkılâbıdır (1 Kasım 1922).<br />
Böylece devletin monarşik yapısının değişmesi yolunda esaslı bir adım atılmış olmaktadır. Bu hususta Osmanlı dönemindeki tecrübelere gelince; Osmanlı monraşisi, 1808 Sened-i İttifak’la bir kısıtlanma yaşanmıştı. Arkasından 1839 Tanzimat Fermanı ve 1876 Anayasası’yla siyasî bir değişim yaşandı ve padişahın yönetimdeki mutlak otoritesi kısıtlandı.<br />
Saltanatın, I. Dünya Savaşı sonrası ve Millî Mücadele yıllarındaki olumsuz tutumları da kendi sonunu hazırlamıştı. Şimdi, ortada yeni devletin yönetim şeklinin ne olacağı sorusu vardı.</p>
<p><em><strong>A- Cumhuriyetin İlânı (29 Ekim 1923).</strong></em><br />
23 Nisan 1920’de TBMM açıldığında, padişah ve halifenin, Meclis’in düzenliyeceği kanunlar çerçevesinde vaziyetlerini alacağı belirtilmişti.<br />
Mudanya Ateşkes Anlaşması’nden sonra gelişen şartlar içinde saltanat kaldırılmış hilâfet, saltanat’dan ayrılmıştı. Bu durum hilâfet’i yetkisiz bırakmıştı. Bir dayanağı yoktu. hilâfet makamının siyasî yetkilerle donatılmasını isteyenler, TBMM’nin kararlarının bu makamca onaylanmasını isteyenler de vardı. Halbuki TBMM üzerinde hiç bir kuvvetin olmadığı ilân edilmiş, “Hakimiyet-i Millîye” esas alınmıştı.<br />
Millî hakimiyet esasına dayalı ve 23 Nisan 1920’den itibaren kurulmuş sayılabilecek olan yeni Türk devletinin adı her ne kadar konmadıysa da, Cumhuriyet olduğu belliydi.<br />
Fakat ilk anlarda, cephede ölüm kalım mücadelesinin verildiği günlerde, siyasî mecburiyetler sebebiyle bu ad söylenmemişti. Nitekim yine aynı düşüncelerle kuruluş sırasında TBMM için “Kurucu Meclis” denmemiş, Ankara’da olağanüstü yetkilere sahip bir meclisin toplanacağı belirtilmişti.<br />
Yeni devletin teşkilâtını tamamlamak ve adını koymak gerekiyordu: 1923 yılı Eylül ayında Anadolu Ajansı, Anayasa’da bir değişiklik yapılacağını ilân etti.<br />
24 Eylül’de gazetelerde Mustafa Kemal Paşanın şu beyanatı yayımlandı; “Anayasa’ya göre hakimiyet kayıtsız ve şartsız milletindir. Yürütme kudreti, yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde toplanır. Bu iki hamleyi bir kelime ile anlatabilmek için hangi sözlükte aranırsa aransın sözü geçen kelime cumhuriyet olacaktır. Bundan ötürü Türkiye’nin iç tekâmülü henüz tamamlanmamıştır. Daha başka değişmeler ve gelişmeler cumhuriyet esasına varacaktır.”<br />
Yeni Gün Gazetesi’nin 9 Ekim sayısında ise “Yakında cumhuriyet ilân olunacaktır.” diye bir makale yayımlanırken, diğer gazetelerde de milletvekilleriyle röportajlar yapıyorlardı. Genel olarak şu fikirler ifade ediliyordu: “Cumhuriyet üç senelik idare şeklimizdir.”<br />
27 Ekim’de doğan Hükûmet  buhranı ise bu gelişmeyi hızlandırdı. Sıkıntı 29 Ekim’e kadar sürdü. Cumhuriyet Halk Fırkası, meselenin çözümü için Mustafa Kemal Paşaya başvurdu. Mustafa Kemal Paşa, konuşmasında, milletvekillerinin hepsinin birden İcra Vekilleri Heyeti (Hükûmet ) seçimine mecbur olmalarının yarattığı güçlüğü işaret ettikten sonra, (Bilindiği gibi, hükûmet  üyeleri Meclis’te tek tek seçiliyor ve “Meclis Hükûmeti”ni oluşturuyorlardı.) kuvvetli ve istikrarlı bir hükûmetin kurulması için kendi tekliflerini ihtiva eden, cumhuriyet’in ilânına dair tasarıyı açıkladı.<br />
Cumhuriyet Halk Fırkası’nca kabul edilen tasarı TBMM’nin de 29 Ekim 1923 Pazartesi günkü toplantısında kabul edilerek yeni Türk devleti’ne adı verildi. Böylece 23 Nisan 1920’den beri fiilen var olan “Türkiye Cumhuriyeti” hukuken de tamamlanmış oldu.<br />
Cumhuriyetin ilânıyla yine güçler birliği ilkesi bozulmuş değildi: Gerçi şimdi hükûmeti, başbakan kuruyordu ama hükûmeti kabul edip etmemek TBMM’nin yetkisinde idi. Ancak, TBMM’nin doğrudan doğruya bakanları seçme usulü kalkmış, kabine sistemine geçilmişti.<br />
*	Mustafa Kemal Paşanın Cumhurbaşkanı seçilmesi<br />
Devletin rejiminin cumhuriyet olarak tespitinden sonra Meclis, cumhurbaşkanı seçimine geçmişti.<br />
Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa, oybirliğiyle cumhurbaşkanı seçildi. Zaten 23 Nisan 1920’den itibaren de, TBMM Reisi sıfatıyla devlet başkanlığını fiilen yürütüyordu. Şimdi bu durum aydınlanmış oluyordu.<br />
Yapılan Anayasa değişikliğine göre cumhurbaşkanı, başbakanı tayin ediyordu; Cumhuriyetimizin ilk başbakanı da İsmet (İnönü) Paşa olmuştur.</p>
<p><em><strong>B- Halifeliğin Kaldırılması    (3 Mart 1924)</strong></em><br />
Yüce İslâm dininin Peygamberi Hz. Muhammed aynı zamanda ilk İslâm devletinin de kurucusuydu. Yani aynı zamanda devlet reisi ve başkomutandı. Onun vefatından sonra İslâm devletinin yönetimine gelenler, Hz. Peygamber’in dinî şahsiyetinin değil, yöneticilik vasfının devamıydılar.<br />
İslâm devletinde, Hz. Muhammed’in vefatından hemen sonra halifelik (birinin yerine geçmek. halife: Birinin yerine geçen) mücadelesi görülmüştür. Bu siyasî mücadeleler, zamanla inanç mücadelelerine kadar gitmiştir. Hatta bazı devirlerde İslâm dünyasında Endülüs’te ayrı, Bağdat’da ayrı, Kahire’de ayrı halifeler aynı anda yaşamıştır.<br />
Hilâfet için ayrıca, Kureyş kabilesinden olmak şartı da İslâm hukukçularınca kabul edilmiştir.<br />
Emevîler ve Abbasîlerle, hilâfet müessesesi saltanata dönüşmüş, özellikle Abbasi Halifeleri kendilerine “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” unvanını vererek, yönetimlerine itaati dinî bir mecburiyet olarak göstermişlerdi.<br />
Halbuki, Hz. Peygamber’den sonra İslâm devletinin ilk başkanları “Emir’ül Mü’minin” diye anılmıştı. Bu dünyevî bir unvandı. Allah’ın yeryüzündeki gölgesi unvanı, Hz. Ebubekir tarafından şiddetle reddedilmişti.<br />
Abbasi Devleti’nin parçalanması sırasında (Tevaif-i Mülûk Devri) Abbasi Halifelerinin siyasî hükmü de hemen hemen kalmamış gibiydi.<br />
1258’de Moğolların Bağdat’ı işgaliyle, bu biçimsel varlık da sona erdi. Bu işgalde öldürülen Halife Mu’tasım’ın varisi kalmamıştı. Abbasi hanedanından Mu’tasım’ın amcası, Sultan Baybars tarafından Kahire’ye davet edilerek 1261’de halife ilân edilmişti. Buradaki halifeler hakkında her türlü hürmete devam edilmişse de, gerçekte Kahire’de esir mevkiinde kalmışlardır. Mısır haricinde, İslâm dünyasının büyük bir kısmının, Mısır’daki Abbasi Halifesi’nin varlığından haberi yoktu.<br />
Halifeliğin Osmanlılar’a geçişine gelince: Yavuz Sultan Selim’den önce de Osmanlı Sultanları halife unvanını kullanmışlar, bu unvanları, yalnız tebaalarınca değil, savaştıkları memleket hükümdarları tarafından da kabul edilmişti. Bu bakımdan Yavuz Sultan Selim, Kahire’ye girdiğinde (1517) ceddine ve kendisine halife unvanının verilmesine alışmış bulunuyordu; ancak, “Mısır’ın fethini müteakip, Kahire’de tutulan bir rûznameden (günlük) Selim I. Kahire ulemasını toplayıp, saltanatının meşruiyeti (hukukilik) için, Makam-ı Hilâfet’ten icazet (izin) lâzım olup olmadığını sormuş ve ulemanın böyle bir muameleye lüzum olmadığını söylemeleri üzerine, kendisinin bu hususta halife ile asla temas etmemiş olduğu anlaşılmaktadır”<br />
Hilâfetin, Yavuz Sultan Selim’e devri hususunda bu rûznamede, ne de diğer fetihnâmelerde bir bilgi olmadığına göre, bu hususa bile asılsız bir rivayet olarak bakılabilir. Mütevekkil’in, hilafeti resmen Yavuz’a devrettiği “efsanesi” batıda ilk olarak  tarihçi d’Ohsson tarafından ortaya atılmıştır (1788). Mısır’ın fethinden bahseden çağdaş kaynaklarda da, böyle bir devirden bahsedilmemektedir.<br />
Mütevekkil ise, Yavuz Sultan Selim’in vefatından (1520) sonra Mısır’a dönmek izni almış ve 1543’te ölümüne kadar “Halife” unvanını kullanmıştır.<br />
XVI. yy’dan sonra hem İslâm, hem Türk dünya¬sında en büyük devlet olarak Osmanlı Devleti kalmıştı.<br />
Osmanlı &#8211; Rus mücadelesinde Küçük Kaynarca Anlaşması’yla (1774) Rus Çarı’nın, Ortodoks tebâ üzerindeki koruyuculuk hakkı istemesi üzerine, Osmanlı delegeleri de “halife” unvanını ileri sürerek, Rus yönetiminde kalan Türk ve Müslüman teb’anın koruyuculuğunu talep etmişler, anlaşmaya Müslümanlar üzerinde dinî nüfuza dair bir hüküm koydurmuşlardır.<br />
XVIII. ve XIX. yy’larda Rusya ile beraber İngiltere Osmanlı Devleti’nin en büyük rakibi idiler. Üstelik İngiltere teb’asında pek çok Müslüman bulunuyordu. Bu durum II. Abdülhamit devrinde “Panislâmizm &#8211; İslâmcılık” politikasını hazırlayan siyasî sebep oldu.<br />
Hatta 1876 Anayasası’nda padişahın, halife ve İslâm dininin koruyucusu olduğu kayıt altına alınmıştı.<br />
Osmanlı hükümdarları tabiî ki Türk idiler. Araplıkla ve Kureyş kabilesiyle alâkaları yoktu. Bu bakımdan halifelik unvanı Arap teb’aca sempati ile karşılanmamıştı. I. Dünya Savaşı da, bu durumun ortaya çıkmasına vesile teşkil etmiştir.<br />
Yeni Türk devleti’nde, Saltanat’ın kaldırılması hilâfeti, siyasî kudretten mahrum bırakmıştı. Yeni kurulan devlet, Cumhuriyet’le yönetilen bir “Millî Devlet”ti. Yönetim icabı, imtiyazlı bir zümrenin olmaması gerektiği gibi milliyetçilik şuuruyla başkalarının iç meselesine karışmasını reddeden Türkiye Cumhuriyeti, hilâfet müessesi vasıtasıyla, başka devletlerin iç işlerine karışmayı düşünemezdi.<br />
Saltanatın kaldırılması ve Vahdettin’in yurt dışına çıkmasından sonra halife seçilen II. Abdülmecit’in sadece “Halife-i Müslimin” unvanını kullanması gerekiyordu.<br />
II. Abdülmecit’in siyasî bir rol oynamak istemesi yeni rejim aleyhtarlarına cesaret ve fırsat veriyordu. Bu durum halifeliğin, cumhu¬riyetle beraber yaşayamayacağını ortaya koyuyordu.<br />
Mustafa Kemal Paşa, Ocak 1924’te İzmir’de, ordu harp oyunlarında iken Başbakan İsmet Paşa, Genel Kurmay Başkanı Fevzi (Çakmak) Paşa ve diğer komutanlarla görüşerek, Halife’nin Saltanat fikrinde olduğunu söylemiş ve hilâfetin kaldırılması gerektiğini belirtmişti.<br />
1 Mart 1924’te ise, Mustafa Kemal Paşa Meclis’in açılışında verdiği nutukta İslâm dininin siyasete alet edilmemesi gerektiğini ve eğitimin birleştirilmesi (Tevhid-i Tedrisat) gereğini ifade etmiştir.<br />
Meclis görüşmelerinden sonra çıkarılan kanunlarla 3 Mart 1924’te hilâfet kaldırılmış, Osmanlı Hanedanı yurt dışına çıkarılmıştır. Evkaf ve Şeriye Vekâleti de kaldırılarak Diyanet İşleri Başkanlığı kurulurken, bütün ilmî müesseseler ve okullar da Maarif Vekâletine bağlanmıştır.<br />
Ayrıca Erkân-ı Harbiye Vekâleti’ne de son verilerek “Genel Kurmay Başkanlığı” kurulmuştur.<br />
Bu sıralarda, Mustafa Kemal Paşaya önerilen  halifelik teklifleri de reddedilmiştir.<br />
Hilâfetin kaldırılması ve diğer kanunların çıkarılmasıyla lâik düzene geçiş de hızlandı. Yukarıda söz konusu olan halifelik belli bir mezhebe hitap ediyordu (Sünnîlik).<br />
Devlet, dine karşı olmamakla beraber, herhangi bir dinin veya mezhebin temsilcisi de değildi. </p>
<p><em><strong>C- Çok Partili Siyasî Hayata Geçiş</strong></em><br />
Millî Mücadele temelde “Millî Hakimiyet” ilkesine dayanıyordu. Mustafa Kemal Paşa da bütün faaliyetlerini yürütürken, milletçe seçilmiş kurullara dayanarak yetkilerini kullanıyordu. “Millî Hakimiyet” anlayışıyla kişi hâkimiyeti veya bir aile bir zümre hâkimiyeti bağdaşamazdı. Onun için Millî Mücadele aynı zamanda demokrasi mücadelesiydi.<br />
Demokrasilerde aynı siyasî fikre sahip olan kişilerin meydana getirdiği siyasî partiler vardı. Çok partili siyasal tecrübeye II. Meşrutiyet’le (1908) girilmiş olmakla beraber bu girişim başarıyla sürdürülememişti.<br />
I. TBMM’de Anadolu ve Rumeli Müdâfaa-yı Hukuk Cemiyeti’ndeki gruplar parti işlevini yerine getiriyorlardı.<br />
Büyük Zafer’den sonra seçimler yenilenip TBMM’nin ikinci dönemi açılınca yeni bir siyasî partinin kurulması hazırlıklarına girişilmiş ve Cumhuriyet Halk Fırkası kurulmuştu (9 Ağustos 1923).<br />
17 Kasım 1924’te ise Terâkkiperver Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Partinin ileri gelenleri Rauf Orbay, Kâzım Karabekir, Refet Bele, Ali Fuad Cebesoy ve Adnan Adıvar idi. Devletçiliğe karşı “liberalizmi” savunuyorlardı.<br />
Cumhuriyet rejimine karşı olanlar da, aralarında bir fikir benzerliği olmamasına rağmen Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nda birleştiler. Fakat Parti, uzun süre yaşıyamadı. Doğu Anadolu’da Şeyh Sait İsyanı’na karşı alınan tedbirler çerçevesinde 3 Haziran 1925’te kapatıldı.<br />
TBMM’nin III. çalışma döneminde iktidarda olan Cumhuriyet Halk Fırkası’nın ekonomi politikası bazı milletvekilleri tarafından beğenilmiyor, tenkid ediliyordu: Liberal bir sistemle memleketin ekonomik yönden kalkınacağı düşüncesinde olan bu milletvekilleri, Mustafa Kemal Paşa’nın da desteğiyle Serbest Cumhuriyet Fırkası’nı kurdular (12 Ağustos 1930). Bu partinin başkanı ise Fethi (Okyar) Beydi.<br />
Fakat bu tecrübe de başarılı olamadı. Bu parti de, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası gibi, rejime muhaliflerin sığındığı bir yuva oldu. Bu gidişi faydalı görmeyen Fethi Bey, 18 Aralık 1930’da partiyi kapattı.<br />
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkalarından başka 24 Eylül 1930’da Adana’da da bir parti kurulmuştu: Ahali Cumhuriyet Fırkası.<br />
  Bu partinin kurucusu I. TBMM’de Kastamonu Milletvekili olan Abdulkadir Kemali (Öğütcü) Beydi. Partinin bir de “Ahali” adlı gazetesi vardı. Temel görüşlerinde halkın yaşam düzeyinin yükseltilmesini hedef aldıklarını belirtiyorlardı. Ancak yerel bir parti olarak kalmışlar, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın faaliyetlerini durdurmasından kısa bir süre sonra 21 Aralık 1930’da Ahali Cumhuriyet Fırkası kapatılmış ve yayın organı durumunda olan “Ahali” gazetesinin yayımlanması da yasaklanmıştır.<br />
          Bunlardan başka, 29 Eylül 1930 günü Edirne’de Mimar Kazım Tahsin Bey tarafından “Türk Cumhuriyet Amele ve Çiftçi Partisi” kurulmak istenmiş, ancak komünist eğilimli sayıldığından hükümetçe izin verilmemiştir. Yine, 1930 yılı içerisinde Dr. Hasan Rıza Bey tarafından “Sosyal Demokrat Fırkası”, gezeteci Arif Oruç Tarafından “Layik Cumhuriyetçi İşçi ve Çiftçi Fırkası” kurulmak istenmişse de başarılı olunamamıştır..<br />
Netice olarak şunları söyleyebiliriz:<br />
Türk inkılâbı, temelde millî ve demokratik bir gelişmedir. Bunun için çok partili siyasî hayata geçme teşebbüsünde bulunulmuştur. Fakat bu geleneğin toplumumuzda henüz oturmadığı, lâiklik ilkesinin memlekette henüz yeterince yerleşmediği anlaşılmaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/turkiye-cumhuriyetinin-kurulusu-ve-ataturk-inkilaplari.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Barış Görüşmeleri ve Lozan Anlaşması</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/baris-gorusmeleri-ve-lozan-anlasmasi.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/baris-gorusmeleri-ve-lozan-anlasmasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 12 Jun 2010 10:49:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Fransa]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[istanbul]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan]]></category>
		<category><![CDATA[Lozan Barış Anlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Mudanya Mütarekesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=305</guid>
		<description><![CDATA[ Büyük Türk zaferi ve Mudanya Ateşkes Anlaşması üzerine barış görüşmeleri için İtilâf devletleri Lozan’da yapılacak Konferansa TBMM Hükûmeti’ni davet etmişlerdir (28 Ekim 1922).
Barış Konferansı’na katılan devletlerin durumları şöyle idi : İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya çağıran dört devlet pozisyonunda idiler.. Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, A.B.D ve Türkiye çağırılan beş devlet idiler.. Ayrıca, Boğazlar Rejimi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/06/lozan-barış-antlaşması-hakkında-bilgi.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/06/lozan-barış-antlaşması-hakkında-bilgi-150x150.jpg" alt="" title="lozan-barış-antlaşması-hakkında-bilgi" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-313" /></a> Büyük Türk zaferi ve Mudanya Ateşkes Anlaşması üzerine barış görüşmeleri için İtilâf devletleri Lozan’da yapılacak Konferansa TBMM Hükûmeti’ni davet etmişlerdir (28 Ekim 1922).<br />
Barış Konferansı’na katılan devletlerin durumları şöyle idi : İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya çağıran dört devlet pozisyonunda idiler.. Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven Devleti, A.B.D ve Türkiye çağırılan beş devlet idiler.. Ayrıca, Boğazlar Rejimi görüşülürken Sovyet Rusya, hem Boğazlar Rejimi hem de Trakya sınırı konuları görüşülürken Bulgaristan çağrılı devletler idiler. Bir de, belirli konulardaki görüşmelere ve belirli hükümlere katılan Belçika ve Portekiz vardı..<br />
Konferans, İngiltere bakımından büyük önem taşıyordu; Doğu Akdeniz ve Orta Doğu siyasetiyle birinci derecede ilgili olan İngiltere idi ve müzakerelerin İngiltere ile Türkiye arasında geçeceği apaçıktı.. Bu nedenle İngiliz delegasyonuna , İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon başkanlık ediyordu.</p>
<p>Fransa, TBMM ile Ankara Anlaşmasını yapmış ve toprak sorununu çözmüştü; daha çok ekonomik meselelerle ilgiliydi. İtalya’nın ise, TBMM ile neredeyse bir sorunu kalmamıştı; Millî Mücadele sırasında zaten Anadolu’yu terketmiş bulunuyordu ve TBMM Hükûmetiyle de iyi ilişkiler içindeydi.<br />
Japonya’nın da, Osmanlı meselesiyle bağlantılı olarak, Konferans’a ilgisi pek azdı..</p>
<p>A.B.D ise, Konferansa, gözlemci olarak katılmış ve katılımını çok aktif şekilde gerçekleştirmiştir: Bütün görüşmelere katılmış, müzakerelerde görüşlerini açıklayarak görüşmeleri etkilemiş ancak, Konferans’ta oy kullanmamış, başkanlık ya da başka bir görev üstlenmemiş, Barış Anlaşmasını veya eklerinden herhangi birini imzalamamıştır.  Yeni Türkiye Devleti’yle A.B.D’nin ilk ilişkilerinden olarak, Lozan Koferansından sonra (6 Ağustos 1923), siyasal ilişkilerin kurulması, konsolosların görevleri, ticaret ilişkilerinin kurulması ve suçluların geri verilmesi hususlarında bir anlaşma yapılıp A.B.D’nin Bern Ortaelçisi Joseph Grew ile İsmet Paşa arasında imzalanmıştır. Bu anlaşma ile, A.B.D kapitülâasyonların kaldırıldığını kabul ediyor ve  Osmanlı döneminde imzalanan anlaşmaların geçersizliğini kabul ediyordu : Böylece, 20 Nisan 1917’de, bir savaş durumu olmadığı halde bu tarihten itibaren kesilmiş olan ilişkiler yeniden başlatılmak istenmiştir. Fakat, bu anlaşmalar Amerikan Kongresi tarafından onaylanmadığından iki ülke arasında münasebet kurulamaz hale gelmiştir ve bu durum 1927’ye kadar sürmüştür. Bu tarihe kadar, İstanbul’da bulunan Amiral Bristol tarafından, “Yüksek Komiserlik” gibi bir unvanla iki ülke arasındaki münasebetler sürdürülebilmiştir. Bu tarihte ise,<br />
A.B.D ile Türkiye Devleti arasında, iki devletin dışişleri bakanları arasındaki mektup, nota ve bunların cevaplarını ihtiva eden ve parlamentoların onayını gerektirmeyen bir düzenleme imzalanmış ve siyasal ilişkiler kurulmuştur..</p>
<p>Sovyet Rusya ise, Boğazlar’la ilgili olarak Konferans’a katılmakla beraber diğer konularla da ilgilenmiş ve Türk Heyet’iyle sık sık görüşmelerde bulunmuştur; nitekim Boğazlar’la ilgili düzenlemeyi Sovyet Rusya imzalamamış ve onaylamamıştır.</p>
<p>Lozan Konferansı sırasında Bakanlar Kurulu Başkanı Rauf (Orbay) Beydi. Lozan’a katılarak bir çeşit Mondros Ateşkesi’nin hesabını vermek istiyordu.<br />
(Rauf Bey Mondros Ateşkesini imzalayan heyetteydi.) Fakat bu hâl, siyasî geçmişine gölge düşürmüştü. Bu bakımdan Batı Cephesi Kumandanı, Mudanya görüşmelerinde başarılı görülen İsmet (İnönü) Paşanın Lozan’a baş temsilci olarak gönderilmesi uygun bulundu: Barış Konferansı’nda Türk Delegasyonu’nun Başkanı Dışişleri Bakanı sıfatıyla İsmet Paşa olurken, diğer iki kişi ise Sinop Milletvekili ve Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Dr. Rıza Nur ve Trabzon Milletvekili Hasan Saka idi. Ayrıca geniş bir yardımcı üye ve danışman kadrosu da vardı.. Konferans’ın müzakere tutanakları, Barış Anlaşması ile ekleri Fransızca tutulmuştur.. Böylece Konferans, 20 Kasım 1922’de toplanmıştır. </p>
<p>Konferans’ta bilhassa borçlar meselesi, kapitülâsyonlar, Irak ile sınırımızın tespiti ve Boğazlar’ın hakimiyeti üzerinde İtilâf devletleri’yle anlaşma temin edilemiyordu. Bunun üzerine görüşmeler 4 Şubat 1923’te kesilmiştir.</p>
<p>           Ancak 23 Nisan 1923’te görüşmeler yeniden başlar; bu sefer çalışmalardan bir netice alınabilmiş ve 24 Temmuz 1923’te Lozan Antlaşması imzalanmıştır: “Lozan Antlaşması”, “Barış Antlaşması” olarak bir ana metin ve ona bağlı 16 protokol ve sözleşme ve onlarla bağlantılı anlaşma ve mektuplardan ibarettir. Ana metin olan “Barış Antlaşması”na göre:</p>
<p><strong>A) Sınırlarla ilgili hükümler:</strong><br />
1- Türkiye- Bulgaristan sınırının tespitinde, II. Balkan Savaşı sonunda yapılan İstanbul Anlaşması’na ( 29 Eylül 1913) atıf yapılarak, bu anlaşmadaki sınırların geçerliliği belirtilmiştir.<br />
2- Türkiye- Yunanistan sınırı hem karada hem de denizde belirlenmiştir; kara sınırı Türkiye, Bulgaristan ve Yunanistan sınırının birleşim yerinden başlayarak Arda ve Meriç ırmaklarının akım yönünü takip ederek  Adalar Denizi’ne (Ege Denizi) kadar ulaşıyordu. Ancak, bu hattın batı yakasında kalan Karaağaç ve yöresi, Yunan Ordusu’nun Anadolu’da yaptığı tahribatı tazminen Türkiye’ye bırakılmaktaydı..<br />
3- Deniz sınırlarına gelince:<br />
a- Türkiye- Yunanistan deniz sınırları; İmroz ve Bozca Adaları ile Tavşan Adaları Türkiyeye bırakılıyordu. Asya kıyılarından üç mil mesafeye kadar olan adalar Türkiye’ye ait idi. Bu adalar dışındaki diğer Doğu Akdeniz Adaları (yani Ege adaları diye adlandırdığımız  Limni, Semendirek, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya adaları), Balkan Savaşları sonrasında yapılan anlaşmalar çerçevesinde Yunanistan’a bırakılmaktadır. Ancak, Yunanistan, Midilli, Sakız, Sisam ve Nikarya Adaları’nda hiçbir deniz üssü ve hiçbir istihkâm kurmayacak, Yunan savaş uçakları ve öteki hava araçlarının Anadolu kıyısındaki topraklar üzerinde uçması yasaklanacak ve bu adalarda Yunan Silâhlı Kuvvetleri, yerinde askere alınacak ve yerinde eğitilebilecek normal miktarda askerî birlik bulunduracak ve bu adalarda bulundurulacak jandarma ve polis sayısı da, Tüm Yunanistan’da bulundurulan asker ve jandarmayla orantılı olacaktı&#8230; Bunlara karşılık Türkiye de, savaş uçaklarının ve öteki hava araçlarının sözü geçen adalar üzerinde uçmasını yasaklayacaktı..<br />
Türkiye’nin egemenliğinde olan İmroz ve Bozca Adalar’da ise, “güven verici özel bir yerel yönetim”in kurulması kararlaştırılıyordu (Madde 14)<br />
b- Türkiye- İtalya deniz sınırı: Anlaşma’nın 15. maddesine göre de, Türkiye, Rodos ve çevresindeki On iki ada ve adacıklar ile Meis Adası’nın İtalya’ya ait olduğunu kabul etmiştir..<br />
c- Türkiye- Britanya deniz sınırı: Türkiye, Britanya (İngiltere) Hükûmeti’nce, Kıbrıs’ın 5 Kasım 1914’de açıkladığı ilhakını tanımaktadır (Madde 20).. Kıbrıs’ta yerleşmiş olan Türkler ise, bu tarihten itibaren Türk uyrukluğunu kaybedip, İngiltere uyruğuna geçmiş olacaklardır. Bununla birlikte, Kıbrıs’ta bulunan Türkler, bu tarihten itibaren iki yıl içinde Türk uyruğunu seçebileceklerdir. Bu durumda, on iki ay içinde Kıbrıs Adadsı’ndan ayrılmak zorunda kalacaklardır.<br />
Türkiye, yine 5 Kasım 1914 itibarıyla Mısır ve Sudan üzerindeki tüm hukukundan (Madde 17) ve Trablusgarb (Libya) üzerindeki tüm hak ve ayrıcalıklardan vazgeçtiğini kabul etmekteydi (Madde 22)&#8230;<br />
4-Türkiye- Suriye Sınırı; 20 Ekim 1921’de Fransa ile yapılan Ankara Anlaşması’nda gösterildiği gibi kalıyordu.<br />
5- Irak Sınırı; Musul meselesinin çözümü için daha sonraya bırakılmış ve Barış Antlaşması’nda, bu mesele, “Türkiye ile Irak arasındaki sınır dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecektir.” şeklinde ifadelendirilmiştir. Öngörülen süre içinde bir anlaşmaya varılamazsa, anlaşmazlık Milletler Cemiyeti Konseyi’ne götürülecekti. Ayrıca Türkiye ve Britanya (İngiltere) kesin sınırlar belirleninceye kadar, bölgede askerî veya herhangi bir harekette bulunmamayı taahhüd etmekteydiler. (Irak sınırı, Türkiye &#8211; İngiltere arasında 1926 yılında Ankara Anlaşması’na göre çizilmiştir)</p>
<p><strong>B- Kapitülâsyonlarla ilgili hükümler:</strong> Her türlü kapitülâsyon kaldırılıyordu; Anlaşmayı imzalayan taraflar Türkiye’de kapitülâsyonların tümü ile kaldırılmasını, her biri kendisiyle ilgili olarak kabul ettiklerini açıklıyorlardı (Madde 28)</p>
<p>         <strong> C- Azınlıklarla ilgili hükümler:</strong> Lozan Antlaşması, “Azınlık Haklarının Korunması”yla ilgili 37-45’nci maddeleriyle belirtilen hükümleri temel yasalar hükmünde saymış ve Türkiye’nin, “hiç bir yasa, hiçbir yönetmelik ve hiç bir resmî işlemin bu hükümlerle çelişkili ya da onlara aykırı olmamasını ve hiç bir yasanın, hiç bir yönetmeliğin ve hiç bir resmî işlemin söz konusu hükümlere üstün sayılmamasını” yükümlendiğini belirtmiştir.<br />
Madde.38 ile, “Türkiye Hükûmeti, doğum, milliyet, dil, soy ya da din ayırt etmeksizin, Türk halkının tümünün yaşam ve özgürlüklerini, en geniş biçimde, korumayı yükümlenir. Türkiye’nin tüm halkı, kamu düzeni ve genel ahlâk ile bağdaşmazlık göstermeyen her din, mezhep ya da inanışın gerek genel, gerek özel biçimde özgürce kullanılması hakkına sahip olacaktır. Müslüman olmayan azınlıklar, Türkiye Hükûmeti’nce ulusal savunma ya da kamu düzeninin korunması için ülkenin her yerinde ya da bir bölümünde alınan ve tüm Türk yurttaşlarına uygulanan önlemler saklı kalmak koşulu ile, dolaşım ve göç özgürlüğünden bütünü ile yararlanacaklardır.” denilmiştir.</p>
<p>Görüldüğü  gibi, ülke ve halk siyaseten tanımlanırken “Türk” ve “Türkiye” tanımları kullanılmıştır.. Tüm halkın korunmasını, hükûmet imzacı devletlere karşı da yükümlenmektedir. Azınlıkların âdil ve eşitlikçi bir politika ile yönetileceği belirtilmiştir.<br />
Madde. 39’da ise, haklar ve hakların kullanımı daha ayrıntılı olarak kelimelere dökülmüştür;  “Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk yurtdaşları Müslümanlar’la özdeş medenî ve siyasal haklardan yararlanacaklardır.” derken azınlık tanımının “din” esasına göre belirlendiği açıkca görülmektedir. Medenî  ve siyasal alanda eşitliğe yine vurgu yapılmıştır; “Türkiye’nin tüm halkı, din ayırt edilmeksizin, yasa önünde eşit olacaktır.” denmiştir. Maddenin devamında din, inanç ya da mezhep farkının hiç bir Türk yurtdaşının medenî ve siyasal haklardan yararlanmasına ve “özellikle genel hizmetlere kabulüne, memurluğa ve yukarı derecelere ulaşmasına, ya da çeşitli meslekleri ve sanatları yapmasına bir engel sayılmayacaktır.” denmektedir.. Ayrıca aynı madde ile, resmî dilin Türkçe olduğu belirtilerek, “Türkçe’den başka bir dil ile konuşan Türk yurttaşlarına yargıçlar önünde kendi dillerini sözlü olarak kullanabilmeleri için gerekli kolaylıklar”ın gösterileceği belirtilmiştir. </p>
<p>Azınlıklarla ilgili bölümün diğer kısımlarında, azınlık mensubu Türk vatandaşlarının  din ve inançlarının gereğini yerine getirebilme ve eğitim-öğretim ihtiyaçlarını özgürce yerine getirebilmelerini güvence altına alan hükümler getirilmiştir; bu özgürlük ve güvenceler Türk dilinin öğrenilmesinin zorunlu kılınmasını engellemeyecekti (Madde 40-41).. Hatta bu maddelerde,  Müslüman olmayan Türk vatandaşlarının önemli miktarda bulundukları kentlerde ve kasabalarda bu azınlıklar, “Devlet bütçesi, belediye ya da benzeri bütçelerde eğitim, din ya da yardım amacıyla genel gelirlerden verilecek paralardan yararlanma ve ödenek ayrılması konusunda hakça bir pay alacaklardır..” denilmektedir..<br />
45. Madde ile de, Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıkları için tanınan hakların, Yunanistan tarafından, bu ülkede olan Müslüman azınlığa tanındığı kayıt  altına alınmıştır; yani burada bir mütekabiliyet  (karşılıklılık) vardır..</p>
<p><strong>D- Boğazlarla ilgili hükümler:</strong> Boğazlar denilince, Karadeniz’i Marmara Denizi’ne bağlayan İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi’ni Adalar Denizi’ne (Ege Denizi) bağlayan Çanakkale Boğazı tanımlanmaktadır; Osmanlı döneminde bu iki deniz ve çevresi tamamen Osmanlı yönetiminde birleştiğinden bir içdeniz olarak algılanmıştır.. Halbuki şimdi, Karadeniz kıyılarında başka devletler de bulunmaktadır ve bu devletler Boğazlar üzerinden açık denizlere ulaşma durumundadırlar. Böylece Karadeniz uluslar arası deniz olurken bu durum Boğazların statüsüne de etki yapmış ve Boğazları da uluslar arası statüye sokmuştur. Bu bakımdan Mondros Mütarekesi’nde ve Wilson İlkeleri’nde Boğazları statüsü konu edilmiş ve Boğazlar’ın serbestiyeti gündeme gelmiştir.<br />
Boğazlar konusu bu bakımlardan Lozan Barış Görüşmeleri’nin de en önemli konularından biri olmuş, bu konu görüşülürken Rusya Heyeti de görüşmelere katılmıştır; bu husustaki asıl mücadele Rus Heyeti’yle İtilâf devletleri temsilcileri arasında olmuştur. Ruslar, Boğazlar’ın savaş gemilerine ve uçaklara kapalı olmasını isterken, İtilâf devletleri temsilcileri Boğazlar’ın serbestliği ilkesini, Boğazlar’ın her türlü askerî savunma tedbirlerinden mahrum olmasını şart koşuyorlardı<br />
Lozan Barış Anlaşması’nın 23. maddesiyle, Boğazlar’ın statüsünü belirleyen ve Barış Anlaşması’nın eklerinden olan “Boğazlar’ın Tâbi Olacağı Usûle Dair Sözleşme”ye atıf yapılmış ve tarafların, “Çanakkale Boğazı’nda, Marmara Denizi’nde ve Karadeniz Boğazı’nda denizden ve havadan, gerek barış, gerek savaş zamanlarınd özgürce geçiş ve gidiş-geliş ilkesini kabul” konusunda anlaştıkları belirtilmiştir.</p>
<p>“Boğazlar’ın Tâbi Olacağı Usûle Dair Sözleşme”ye  (14 Temmuz 1923) göre ise, bir “Boğazlar Komisyonu” kurulmaktadır; Komisyon bir Türk temsilcinin başkanlığında  Fransa, Büyük Britanya (İngiltere), İtalya, Japonya, Bulgaristan, Yunanistan, Romanya, Rusya ve Sırp-Hırvat-Sloven Devleti temsilcilerinden oluşacaktı. A.B.D’nin bu komisyonda bir temsilci bulundurması hakkı saklı tutulacaktı. Boğazlar Komisyonu, görevlerinin Milletler Cemiyeti’nin gözetiminde yapacaktı ve görevlerini yerine getirirken gerekli yönetmelikleri yapmaya yine kendisi yetkili olacaktı.<br />
Bu sözleşme ile, barış zamanlarında, savaşta Türkiye savaşan tarafşardan biri veya tarafsız ise geçerli olacak şartlar belirtilmişti..<br />
Ayrıca, Çanakkale ve Karadeniz (İstanbul) Boğazları’nın iki tarafında bulunan ve bu sözleşmede belirlenen (Madde 4) sınırlar içinde kalan toprakları silâhsızlandırılacaktı; bu alan, Çanakkale Boğazı’nın her iki yanında 4 ilâ 20 km. uzaklığa kadar olan kısımlar ve Karadeniz Boğazı’nın batı ve doğu yönünde 15 km. derinliğe kadar olan kısımlar idi.</p>
<p><strong>E- Osmanlı kamu borçlarıyla ilgili hükümler: </strong>1854’den itibaren I. Dünya Savaşı sonuna kadar Osmanlı borçlarının miktarı ve tasfiyesi sorunu Konferans’ın en önemli konularından biri olmuştur: Borçların, Osmanlı İmparatorluğu’ndan ayrılıp, Balkan savaşlarından sonra Osmanlı’dan toprak almış bulunan ülkeler ve savaştan sonra imparatorluğun Asya toprakları üzerinde kurulmuş bulunan devletler arasında bölüşüleceği kararlaştırılmıştır.<br />
Borçların bölüşülmesi ve yıllık taksitlerin tutarlarını ,“Osmanlı Devlet Borçları İdare Kurulu” belirleyecekti.<br />
Parasal hükümlerle ilgili bölümün 58.Madde’sinde ise, Türkiye, Osmanlı Hükûmetince İngiltere’ye sipariş edilen ve İngiltere’nin savaş sebebiyle el koyduğu savaş gemileri için yaptığı ödemeleri geri istemekten vazgeçtiğini kabul etmiştir.<br />
Borçların ödenmesi hususunda çıkan sorunlardan biri de, borçların hangi para ile ödenmesi meselesi olmuştur; müttefikler borçların ödenmesini altın veya sterlin olması üzerinde ısrar etmiş, Türkiye ise, Türk parası veya Fransız frangı olarak ödemeyi teklif etmiştir. BU para birimleri arasındaki fark toplamda büyük meblağlara ulaşmaktaydı. Neticede, Türkiyenin görüşü kabul edilmiştir.<br />
Borçlar sorununun tasfiyesi için, 13 Haziran 1928 günü yeni bir anlaşma yapılmıştır. 1929  dünya ekonomik bunalımı sırasında ortaya çıkan ödeme güçlükleri karşısında da, 22 Nisan 1933’de Paris’te bir anlaşma daha yapılmış ve Türkiye, üzerine düşen borçlarını ödemiştir. </p>
<p><strong>F- Savaş tazminatıyla ilgili hükümler: </strong>Lozan Barış Anlaşması’nın 59. Madde’siyle,  Yunanistan, “savaş yasalarına aykırı olarak Anadolu’da Yunan ordusunun ya da yönetiminin eylemlerinden doğan zararların onarımı” yükümlülüğünü kabul ediyordu. Maddenin devamında ise, Yunanistan’ın uzayan savaş sebebiyle bozulan parasal durumu göz önüne alınarak Türkiye’nin Yunanistan’dan bir istekte bulunmaması kayıt altına alınmıştı !!. Türkiye ise, bu taleplerinden, Karaağaç ve havalisinin Türkiye’ye bırakılması şartıyla vazgeçmiştir; yani, savaş tazminatı olarak Karaağaç ve havalisi alınmış ve Karaağaç’ın Rum halkı Nüfus Mübadelesi esaslarına göre bölgeden Yunanistan’a göçetmişlerdir.</p>
<p>Lozan Anlaşmasının önemli eklerinden olan ve TBMM ve Yunan heyetleri arasında 30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan “Türk ve Rum Nüfus Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol”ile de, “Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks dininden Türk uyrukları ile, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden Yunan uyruklarının, 1 Mayıs 1923 tarihinden başlayarak, zorunlu mübadelesine” girişileceği belirtilmiştir (Madde 1).. Ancak, bu mübadele yani nüfus değişimi İstanbulda oturan Rumlar’ı ve Batı Trakya’da oturan Müslümanları kapsamayacaktı.. Barış Anlaşması’nın 14. maddesinde de belirtildiği gibi İmroz ve Bozca Adalar halkına da mübadele uygulanmayacaktı.<br />
 Mübadiller, taşınır mallarını yanlarında götürebilecekler, Türkiye’deki Rumlar’ın ve Yunanistan’daki Türkler’in mülkiyet haklarına ve alacaklarına hiç bir zarar verilmeyecekti.<br />
Lozan Anlaşbasının eklerinden biri de, taraflar arasında genel bir barışın tesisi için genl bir affı çıkarılmasına ilişkindir; taraflar arasında, 24 Temmuz 1923 günü imzalanan “Genel Affa İlişkin Açıklama Ve Protokol” ile böyle bir affın nasıl uygulamaya geçeceği belirtilmiştir.<br />
Türkiye’de ve Yunanistan’da oturan ve oturmuş olan hiç kimse, 1 Ağustos 1914 ile 20 Kasım 1922 tarihleri arasında askerî ve siyasî davranışı yüzünden kovuşturmaya uğramayacaktı; ancak, bu açıklamanın ekindeki protokolde belirtildiği üzere, Türkiye Hükûmeti, söz konusu kişiler içindeki, 150 kişinin Türkiye’ye girmesini ve Türkiye’de oturmasını yasaklamak hakkını saklı tuttuğunu belirtmiştir. Nitekim, daha sonra, Cumhuriyet döneminde bir “150’likler” olayı yaşanmış ve bu kişiler yurt dışına çıkarılmışlardır..<br />
Lozan Antlaşması’nın TBMM’de onaylanması ve yürürlüğe girmesi : Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girmesi için taraf devletlerin parlamentolarında onaylanması gerekiyordu. Bu sebeple, Anlaşma ve Ek’leri Fansızca’dan Türkçe’ye çevrildilten sonra 21 Ağustos 1923’de TBMM’ne sunulmuştur.. Barış </p>
<p><strong>Antlaşması, Meclis’te şu açılardan tenkit edilmiştir:</strong><br />
“1- Musul sorunu çözümlenmemiştir.<br />
2-Batı Trakya’nın Yunanistan’a bırakılması büyük bir kayıptır.<br />
3- Savaş tazminatı hususundaki taleplerden vazgeçilmesi başarısızlık sayılmıştır.<br />
4 Osmanlı kamu borçlarının âdilâne bir şekilde taksim edilmediği ileri sürülerek, kabul edilen şekil eleştirilmiştir.<br />
5- Barış Antlaşması’yla getirilen Boğazlar rejimi eleştirilmiştir.”<br />
İsmet Paşa ise, bu eleştirilere verdiği cevaplarda, Musul sorununun ve Boğazlar rejiminin kabul edilmesindeki en önemli etkenin, bir an önce barışı sağlamak ve Konferansın kesilmesine ve başarısızlıkla sonuçlanmasına engel olmak olduğunu ifade etmiştir.<br />
Batı Trakya meselesinde ise, sorunun çözümünde  halkın oyuna başvurulmasını istediklerini, fakat Yunanistan’ın Batı Trakya’yı Bulgarlar’dan aldıklarını söylediklerini ifade eder; bu meselede Müttefikler, Türk-Yunan sınırının iki tarafında askersiz bir bölge istemişlerdi..Bu durumda başka çıkış yolu bulunamadığını ifade eder İsmet Paşa..<br />
Savaş tazminatı konusunda ise İsmet Paşa, Karaağaç alınmakla önemli ve çetin bir zorluğun çözümlendiği kanısındadır.<br />
Osmanlı kamu borçlarının, Osmanlı’dan ayrılan ülkeler arasında taksimi meselesi de, Konferans boyunca güç bir sorun olmuştu; İsmet Paşa, borçların bölünmesi ve altın ve sterlin yerine  Fransız frangı ve Türk lirası cinsinden ödenmesinin bir başarı sayılması lâzım geldiğini söylemiştir.<br />
Boğazlar meselesine gelince, yeni statünün, Sevr düzenine göre daha iyi bir adım olduğu ileri sürülerek mevcut statü savunulmuştur. </p>
<p>	Yapılan görüşmelerden sonra, 23 Ağustos günü dört ayrı yasa ile “Lozan Barış Anlaşması” ve “Ek”leri, TBMM’de onaylanmış ve onay belgeleri 31 Mart 1924’de Paris’te Fransız Hükûmeti’ne verilmiştir.<br />
İtalyan Parlamentosu 11 Ocak 1924’de, İngiliz Avam Kamarası 10 Nisan 1924’de, Japonya ise, 6 Haziran 1924’de anlaşmayı onaylamışlar ve böylece Lozan Barış Anlaşması ve Ek’leri yürürlüğe girmiştir; öbür imzacı ülkeler için ise, kendi parlamentolarında onaylandığı günden itibaren yürürlüğe girmiştir.</p>
<p><strong>Lozan Antlaşmasının özelliklerine ve diğer anlaşmalardan farklı tarafları :</strong><br />
a) Bu görüşmelerde ve anlaşmada Türkiye eşit ve egemen taraflardan biridir.<br />
b) Lozan Antlaşması, I. Dünya  Savaşı sonrasında imzalanan anlaşmalardan hâlen yürürlükte olan tek anlaşmadır.<br />
c) Lozan Anlaşması, taraf devletlerin parlamentolarında onaylandıkatan sonra yürürlüğe girmiştir.<br />
d) Lozan Anlaşması, askerî bir zaferin sonunda imzalanmıştır.<br />
e) Lozan Anlaşması, bir taraftan Modros Mütarekesi’ni ve Sevr Anlaşması’nı imzalayan Osmanlı İmparatorluğu’nun siyasal mirasını tasfiye ederken bir taraftan da Misak-ı Millî çerçevesinde yeni bir Türk devletinin kuruluşunun belgesidir.<br />
f) I.Dünya Savaşı’ndan sonra yenik devletlerle yapılan anlaşmalarda savaş tazminatı ağır bir yük teşkil etmiştir; ancak Lozan Barış Antlaşması’nda I. Dünya Savaşı’nden ötürü benzer bir tazminat söz konusu bile değildir. Aksine, Türkiye Yunanistan’dan tazminat talep etmiştir.<br />
g) Savaş sonrası barış anlaşmalarında mağlûp devletler açısından savunma haklarından mahrumiyet, iktisadî ve ticarî hususlarda sınırlayıcı hükümler bulunmaktaydı; Lozan Anlaşması’nda ise, (genel anlamda müşavirlikler ve Boğazlar statüsü dikkate alınmazsa) istiklâl ve hakimiyeti sınırlayacak hükümlere yer verilmemiştir.<br />
h) Türkiye, savaştan önceki anlaşmalara dayalı bütün yükümlülüklerden kurtulmuştur.<br />
ı) Doğu Trakya ve İstanbul’un silâhlı bir çatışma ile olmayıp, Barış Anlaşması’yla kurtarılmış olması da önemli bir başarı olarak görülmüştür.<br />
i) Lozan Barış Antlaşması’yla, sadece Anadolu’nun işgali ve Millî Mücadele’den doğan sorunlar değil, Osmanlı’dan gelen kapitülâsyonlar, dış borçlar, azınlıklar gibi sorunlar da çözülmüştür.<br />
j) Lozan Antlaşması, “Tam bağımsızlık.”, “Kayıtsız, şartsız bağımsızlık.”, “toprak bütünlüğü /vatan bütünlüğü”, “Misak-ı Millî” gibi siyasal düşüncelerin mahsulüdür.</p>
<p><strong>Lozan Antlaşması’nın imzalanmasından sonraki bazı iç siyaset gelişmeleri: </strong><br />
1- 1 Nisan 1923’te TBMM, seçimlerin yenilenmesine karar vermiştir; çünkü, 1921 Anayasa’sına göre Meclis’in çalışma dönemi iki yıl idi (Madde 5). Buna göre iki sene sonra seçimlerin yapılması gerekmekteydi. Fakat, aynı madde, yeni seçimlere imkân görülmediği takdirde, seçimlerin bir sene ertelenmesine imkân veriyordu. 1922 yılı, henüz savaş halinin devam ettiği ve Büyük Taarruz hazırlıklarının sürdüğü bir dönemdi. Böylece, seçimlerin yenilenmesine karar verilmiştir; yeni meclis de, 11 Ağustos 1923’de açılmış ve 1 Ekim 1927’ye kadar çalışmıştır<br />
2- Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde 9 Ağustos 1923’te “Halk Fırkası” kurularak çok partili demokrasinin temelleri atılmıştır.<br />
3- 13 Ekim 1923’te ise, Ankara resmen başkent ilan edilmiştir: Mudanya Mütarekesi’ne göre, müttefik kuvvetler, kesin barış imzalanıncaya kadar İstanbul’da kalacaklardı&#8230; 6 Ekim 1923’te İtilaf Devletleri tarafından İstanbul boşaltılmış ve artık devlet merkezinin belirlenmesi bir mecburiyet haline gelmişti.<br />
Barış günlerinde devlet merkezinin belirlenmesi sorunu yeniden gündeme gelmişti; bir kısım milletvekilleri coğrafî nedenler ileri sürerek Ankara’nın susuz, ağaçsız kuru bir yer olduğunu, ulaşım,  mevcut tesisler ve kuruluşlar bakımından yetersiz olduğunu ileri sürüyorlardı.. İstanbul’un yeni milletvekillerinden Rfet Bey de (Paşa), İstanbul’un mutlaka “payitaht” olarak korunması gerektiğinden bahsediyorlardı; asıl konu da bu idi.. Yani “payitaht” mı, “Başkent” mi? Bu yaklaşım ve tartışmalar aslı unsurun coğrafî veya ekonomik olmadığını siyasal olduğunu gösteriyordu..<br />
Mustafa Kemal Paşa da, konunun siyasal olduğunun bilincinde idi; o, İstanbul’un kozmopolit yapısı içinde millî bir mücadelenin yapılamayacağını görmüştü.. Ayrıca İstanbul, dış müdahalelere de açık bir şehirdi. Millî Mücadele Ankara’dan yönetilmiş, istilâ ve işgal Ankara kapılarında durdurulmuş, uluslar arası ilişkilerde “Ankara Hükûmeti” muhatap alınmıştı.. Yani Ankara, millî hareketin, yeni Türkiye devletinin siyasal simgesi olmuştu; ancak  Batı Anadolu’ya doğru Bursa ve Eskişehir’in, İç Anadolu’da da Konya’nın başkent olarak adı geçtiği görülüyordu.<br />
Bu hususta 1921 yılından itibaren hükümet tarafından yapılan teklifler, o günün şartlarında reddedilmişti; nihayet, iki yıl sonra, 9 Ekim 1923’te Malatya Milletvekili ve Dışişleri Bakanı İsmet Paşa ve 14 arkadaşının teklifiyle Ankara, başkent kabul edilmiştir (13 Ekim 1923)..</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/baris-gorusmeleri-ve-lozan-anlasmasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SEVR ANLAŞMASI</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/serv-anlasmasi.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/serv-anlasmasi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 29 May 2010 23:59:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[itilaf devletleri]]></category>
		<category><![CDATA[sevr anlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM]]></category>
		<category><![CDATA[Yunan kuvvetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=303</guid>
		<description><![CDATA[ SEVR ANLAŞMASI’NIN HAZIRLANMASI VE İMZALANMASI.
Anadolu’da Türk milletinin direnişini ve istiklâl mücadelesini anlamazlıktan gelen İtilâf Devletleri, TBMM’nin açılması ve faaliyetleri karşısında Sevr Anlaşması için yaptıkları hazırlıklara hız vermişlerdir.
Sevr Anlaşması’nın hazırlıkları Paris Barış Konferansı’nda yapılmıştı: Buna göre Anadolu toprakları müttefikler arasında paylaştırılıyor ve azınlıkların dilekleri dikkate alınıyordu.
Sevr Anlaşması öncesi bazı politik gelişmeler ve TBMM’nin açıldığı sıralarda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/05/mason-muhurlu-serv-antlasma-metni-abd-wilson.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/05/mason-muhurlu-serv-antlasma-metni-abd-wilson-150x150.jpg" alt="" title="mason-muhurlu-serv-antlasma-metni-abd-wilson" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-316" /></a> SEVR ANLAŞMASI’NIN HAZIRLANMASI VE İMZALANMASI.</p>
<p>Anadolu’da Türk milletinin direnişini ve istiklâl mücadelesini anlamazlıktan gelen İtilâf Devletleri, TBMM’nin açılması ve faaliyetleri karşısında Sevr Anlaşması için yaptıkları hazırlıklara hız vermişlerdir.<br />
Sevr Anlaşması’nın hazırlıkları Paris Barış Konferansı’nda yapılmıştı: Buna göre Anadolu toprakları müttefikler arasında paylaştırılıyor ve azınlıkların dilekleri dikkate alınıyordu.<br />
Sevr Anlaşması öncesi bazı politik gelişmeler ve TBMM’nin açıldığı sıralarda başlayan isyan hareketleri daha sonra bütün Anadolu’yu sarmıştı. Bunu fırsat bilen Yunanlılar da Haziran ayında Batı Cephesi’ne saldırıya geçmişlerdi.<br />
İtilâf devletleriyse Anadolu’nun taksimi ile İstanbul’un yönetimi hususunda birbirleriyle anlaşamıyorlardı; bu maksatla 12 Şubat 1920’de Londra’da toplanan Konferans, 10 Nisan 1920’de dağılırken, İtilâf temsilcileri San Remo’da toplanmayı kararlaştırmışlardı.<br />
18-26 Nisan tarihleri arasında San Remo’da toplanan İngiliz, Fransız, İtalyan devlet adamları TBMM ve oluşan yeni şartları dikkate almaksızın Anadolu’yu parçaladılar. Osmanlı delegeleri San-Remo’ya çağrılarak bu kararlar onlara tebliğ edildi.<br />
Osmanlı Hükûmeti’nin karşı görüşleri.<br />
Müttefikler, Sevr Anlaşması metninin son halini  11 Mayıs 1920’de Osmanlı temsilci heyetine vermişlerdir. Osmanlı Hükûmeti’nin, barış anlaşması taslağına karşı ileri sürdükleri itirazlar Temmuz 1920 ortalarında Paris Barış Konferansı Başkanlığı kanalıyla Müttefiklere sunulmuştur  : Osmanlı Hükûmeti, anlaşma taslağına belirttiği karşı görüşlerinde, müttefiklerin barış ve adalet duygularına hitab etmiş, Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşa girişinin sebebini, sorumluluğunu daha önceki Osmanlı Hükûmeti’nin maceracı politikalarına yüklemiştir.  Osmanlılar’ın savaşa girişinin sorumluluğunun, İttihatçı yönetim kadrolarına ait olduğu ifade edilmiştir.<br />
Osmanlı Hükûmeti, bu barış taslağının, I. Dünya Savaşı’ndaki müttefiklerine kabul ettirilenlerden daha ağır olduğu kanısındadır; bu hususu ileri sürerken, Osmanlılar’ın savaşı kendi topraklarının dışına taşırmamış olduğunu ve Osmanlı ordularının hiçbir yakıp-yıkma ile suçlanmadığına dikkati çekmektedirler. Tasarıya verilen bu karşı görüşlerde, Türkiye’nin haksızlığa uğrdığı, Türkiye’ye eşit muamele yapılmadığında yakınılmıştır.<br />
Osmanlı Hükûmetinin bu itirazlar ve teklifler içeren cevabında, milliyet ilkesi adına bağımsız devletler yaratılarak, bazı ülkelerin de manda yönetimi altına alınması suretiyle devletin bölündüğünden şikayet edilmektedir; üstelik bu bölme işleminin, savaşta fiilen bulunmamasına rağmen yenen durumuna geçen Yunanistan hesabına yapıldığı, Kürdistan’ın ayrılmak için hazırlandığı belirtilmektedir.<br />
Bu anlaşma taslağıyla Osmanlı ülkesi coğrafî bakımdan, nüfus ve doğal zenginlikleri bakımından çok büyük bir kısmını kaybettiği gibi bağımsızlığını da büyük ölçüde kaybetmekteydi;  karşı görüş metninde bu hususa dikkat çekilerek, Osmanlı Hükûmeti’nden, bu hükümlere imza koymasını ve uygulamada işbirliği yapmasını istemenin imkânsızlığına ve anlamsızlığına değinilmekteydi.<br />
Osmanlı Hükûmeti karşı görüş yazısında, devletin, en temel hakkı olan, varolma hakkı üzerinde de durmuş siyasal hükümlerin, İstanbul ve Boğazlar’la ilgili hükümlerin, askerî hükümlerin bu temel hakkı yok ettiğini ileri sürmüştür. Sınırlarla ilgili hükümlere de itiraz edilerek, milliyet ilkelerine uyulmadığı, gerekirse bu hususta uluslararası bir komisyonun incelemesine açık olunacağı belirtilmiştir.<br />
Bu ifadelerden ve tespitlerden de açıkca anlaşılıyor ki, Sevr’in bir yokoluş belgesi olduğu Osmanlı Hükûmeti tarafından da görülmektedir&#8230; İfadelere bakılırsa, kararlı bir diplomatik duruş gösterilecek gibiyken, devamındaki cümlelerde yine acz ve yetersizlik duyguları belirten söylemler görülmektedir; “barış”, “gönül yüceliği”, “özgürlük sevgisi, “adalet” gibi müttfikleri yüceltici ifedelerle, güya, onların “en soylu duygularına” hitap ederek politik bir himmet beklentisi yaratılmaktadır.<br />
Müttefiklerin cevapları.<br />
Barış anlaşması tasarısına karşı müttefiklerin Osmanlı Hükûmetine ültimatom niteliğinde verdikleri cevap (16 Temmuz 1920), İstanbul basınında 21 Temmuz 1920 tarihinde tam metin olarak yer almıştır  : Müttefikler karşı cevaplarında, Osmanlı Devleti’nin savaşa aktılmakla büyük bir suç işlemiş olduğunu, Çanakkale Savaşları’nı imâ ederek, büyük bir deniz ulaşım yolunu kapatarak müttefiklerin yolunu kesmekle en az iki yıl savaşın uzamasına sebep olunduğunu, müttefiklerin “milyonlara varan insan yaşamıyla yüzlerce milyarlık” kaybına neden olunarak büyük bir suç işlenmiş olduğu, bu zararlar karşısında anlaşma taslağındaki şartlarının az bile olduğu belirtiliyordu.<br />
Osmanlı Hükûmeti her ne kadar Wilson ilkelerinin çoğunluk esaslarını ileri sürmüş olsa da, müttefikler, “Türkler’in öteki uluslar üzerindeki egemenliklerine artık sonsuzluğa dek son vermek zamanının geldiğini” ifade ederek, Türk ülkesinin parçalanacağının haberini vermiş oluyorlardı; nitekim sınırlarla ilgili itirazların hiç birini dikkate almadıkları, Anadolu’nun ve Trakya’nın parçalanacağını ifade eden cümlelerinden anlaşılmaktadır. Hatta daha da ileri bir ifade ile, bu barış taslağının uygulanmasıyla “Türk ulusunun mutlu bir ulus” olacağı iddia edilmektedir.<br />
Baştan da belirtildiği gibi, bir ültimatom niteliğinde olan müttefiklerin bu karşı cevabı şu cümlelerle bitiyordu: “Eğer Osmanlı Hükûmeti, Andlaşmayı imzadan kaçınırsa ve üstelik imzadan sonra, Anadolu’da söz geçirmesini yeniden kurmak ve Andlaşma’nın yürütülmesini sağlamak konusunda güçsüz bulunursa, Müttefikler, Andlaşma’nın maddelerine uygun olarak, bu kararı yeniden incelemek ve bu kez Türkler’i Avrupa’dan sonsuzluğa dek kovmak durumuna girebileceklerdir.”<br />
Bu siyasal gelişmeler Trakya halkı arasında ve Anadolu’da şiddetli bir tepkiyle karşılandı; Trakya’nın Yunanistan’a verileceğinin duyulması üzerine Bulgaristan, Paris Barış Konferansı’na başvurarak Doğu Trakya’nın kendisine verilmesi gerektiğini ileri sürüyordu.<br />
Bu gelişmeler üzerine Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti bölgeyi savunmaya hazırlanırken I. Kolordu da seferberlik durumuna geçti.. Fakat İstanbul Hükûmeti’nin teslimiyetçi tutumu, özellikle Trakya’daki millî direnişi çökertti; Sadrazam Damat Ferid Paşa, “boş yere kan dökülmemesi için savunmadan vazgeçilmesini istedi” (20 Temmuz 1920).  Bundan yararlanan Yunan kuvvetleri 27 Temmuz’a kadar bütün Trakya’yı ele geçirdi. Bu arada, 700 subay, 4000 er ve 10 000 göçmen Bulgaristan’a sığınmak zorunda kalmıştır.<br />
Yunan ordusunun bu harekâtının amacı Sevr’in kabulünü kolaylaştırmak ve Anadolu’nun paylaşımından pay almaktı.<br />
Saltanat Şûrası’nın toplanması ve Sevr Anlaşması’nın imzalanması kararı.<br />
Müttefiklerin, anlaşma taslağı üzerindeki ültimatom niteliğinde cevapları üzerine, nasıl davranılacağı konusunda 22 Temmuz 1920 günü Padişahın Sarayında ve Padişahın huzurunda bir kurul toplanmıştır. “Meclis-i Âli” veya “Saltanat Şûrası” denilen bu kurul hükûmet ve Âyan Meclisi üyelerinden, bilim adamlarının önde gelenlerinden ve yüksek subaylardan meydana geliyordu..<br />
           Bu yüksek kurulun toplantısında önce müttefiklerin cevabı okunmuş ve görüşmeler    sonunda    anlaşma    metninin     Osmanlı    Hükûmeti    tarafından imzalanmasına karar verilmiş ve bu konuda resmî bir bildiri yayımlanmıştır.<br />
                  Padişah’ın da katılımıyla toplanan Meclis-i Âli/Saltanat Şûrası toplantısı bir buçuk saat sürmüş ve şöyle cereyan etmiştir: Önce Müttefikler’in, Osmanlı Hükûmeti’nin anlaşma taslağı hakkındaki karşı görüşlerine cevapları okunmuş ve sonra bu hususta Hükûmet’in 20 Temmuz 1920 tarihli tutanağı okunmuştur. Bu tutanakta, Müttefikler’ce âdeta tebliğ edilen anlaşma taslağının, “çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkıntılarından, Trakya’nın bir parçası ile Anadolu’da yeni bir küçük devlet kurulması” öngörüldüğünden bahisle, tasavvur edilen bu devletin de tümüyle bağımsız olmadığı belirtiliyordu.<br />
      Hükûmet’in bu tutanağında, Anlaşma taslağının çok ağır şartlar taşıdığı gerçeği teslim edilmekle beraber, bir çaresizlik psikolojisinin getirdiği eziklikle iki seçenk karşısında bulunulduğu belirtilmiştir; bu seçeneklerden birincisi Trakya’nın ve Anadolu’nun bir kısmında küçük bir devlet olarak siyasal yaşamı sürdürmek idi. Ancak bu devletin Yunanistan, Bulgaristan, Rusya ve Ermenistan’ın gelecekteki baskılarının nasıl göğüsleneceği, büyük bir tevekkülle “insan gücünün üstündeki sonsuz Tanrısal gücün” iradesine havale ediliyordu&#8230;..<br />
         İkinci seçenek olarak Anlaşma taslağının reddi halinde nelerle karşılaşılacağı değerlendirilmiştir: Anadolu’daki Millî Mücadele’ye ki, Osmanlı Hükûmeti onları Kuvva-ı bâgîye (başkaldıran, isyancı kuvvetler) diye tanımlıyordu, bu mücadeleye güvenilmeyeceği, bunun sürmesi halinde işgallerin Anadolu’ya yayılarak devletin geri kalananının da bölüneceği ve Osmanlı Devleti’nin sona ereceği değerlendirilmiştir.<br />
          Hükûmet’in kararlarında, Anlaşma’nın nasıl imzalanacağı ve nasıl onaylanacağı meselesi de konu edilmiştir; çünkü Kanun-ı Esasî’ye göre bu yetki macliste idi. Fakat Osmanlı Mebusan Meclisi 11 Nisan 1920’de feshedilmişti. Yeni seçimlerle yeni bir meclisin açılması da mümkün değildi. Bu durumda, yine Kanun-ı Esasî’nin, savaş ilânı ve barış yapma hakkını Padişah’ın yetkisinde bulundurduğundan bahisle Anlaşma’nın kabulü zorunlu görülmüştür.<br />
           Hükûmet, bütün bu değerlendirmelerde bulunmakla beraber Müttefikler’den son kez bazı düzenlemeler yapılması isteğinde bulunmaya karar vermiştir. Bu istekler şunlardı:<br />
           a- Batı sınırının Istranca-Çatalca hattı yerine Midye-Enez hattına alınması.<br />
           b- Tarafsız bölgenin, Marmara Denizi kıyılarından kaldırılarak, Boğazlar mıntıkasına münhasır kalması.<br />
           c- İzmir’in Hamburg kenti türünden özgür bir kent durumuna getirilmesi.<br />
           d- İzmir ve Trakya ile ilgili teklifler reddedilirse, bu bölgelerin uluslararası bir yönetime bırakılması..<br />
          Daha sonra, toplantıya katılanlardan görüşlerini belirtmeleri istenmiş, konuşan üyeler genellikle Hanedan’ın asaletinden, Hilâfet’in saygınlığından, Padişah’ın akıllı tutumundan ve saltanatın kıyamete kadar yaşamasını niyaz eden konuşmalar yapmışlardır. Bazı üyelerin de, Anlaşma’nın imzalanmasına rağmen Anadolu’da uygulanamazsa ne olacağını sormaları üzerine Sadrazam, Anadolu’daki hareketin bastırılması için elbirliğiyle çalışmak gerektiğini söylemiştir.<br />
       Konuşmaların yeterli görüldüğü bir noktada Padişah tarafından, Anlaşma’ya imza koyulmasını kabul edenlerin ayağa kalkmasının istenmesi üzerine “Meclis-i Âli” tümüyle ayağa kalkmış, yalnızca Topçu Ferik (Tümgeneral Rıza Paşa çekimser olduğunu söylemiş ve toplantı sona ermiştir..<br />
        Yunan ordusu, Anlaşma’nın kabulü yönünde baskı yaratmak için Trakya’da askerî faaliyette bulunurken yine aynı maksatla 22 Haziran’dan itibaren Batı Cephesi’nde de saldırıya geçerek Salihli, Akhisar ve Alaşehir’i ele geçirmişlerdir; 30 Haziran’da Balıkesir, 3 Temmuz’da Nazilli düşerken millî kuvvetler 7 Temmuz’da Bursa’yı boşaltmak zorunda kalmışlardır..<br />
Ordu henüz kurulmadığı için, İstanbul Hükûmeti’nin de tahrikiyle Anadolu’da yer yer ayaklanmalar çıkması ve millî birliğin yeterince sağlanamaması Yunanlılar’ın kolayca ilerlemesini sağlamıştı<br />
Sadrazam Damat Ferit Paşanın anlaşma şartlarını yumuşatma teşebbüsü de başarısız olmuş ve nihayet Anlaşma, Paris’in Sevr mahallesinde Osmanlı delegeleri Hadi Paşa, Rıza Tevfik ve Reşat Halis Beyler tarafından imzalanmıştır (10 Ağustos 1920).</p>
<p>TBMM ise, anlaşmanın imzalanmasından önce, Misak-ı Millî’ye yemin ederek, Türk topraklarının paylaşılmasına izin vermeyeceğini ilân etmişti (18 Haziran 1920).<br />
Sevr Anlaşmasının Önemli Hükümleri:<br />
1- Osmanlı Devleti, İstanbul ve çevresiyle Anadolu’da küçük bir toprak parçasından ibaret olacak, fakat Osmanlılar anlaşma hükümlerine saygı göstermezlerse ve uymazlarsa, İstanbul ellerinden alınacak.<br />
Osmanlı sınırları Trakya’da, Midye’nin çok daha doğusundan başlayarak Büyük Çekmece Gölüne inecek, bu hattın batısında kalan Trakya Yunanistan’a verilecekti.<br />
Güney sınırları ise İskenderun Körfezi ile Antalya Körfezi arasında bulunan Karataş burnundan başlamak suretiyle Antep, Urfa ve Mardin’i dışta bırakarak Irak sınırına varacak.<br />
2- Boğazlar savaş zamanında bile bütün devletlerin gemilerine açık bulundurulacak ve özel bayrağı ve bütçesi olan bir Avrupa komisyonu tarafından kontrol edilecek.<br />
3- İngiliz, Fransız, İtalyan ve Japonlardan kurulacak bir komisyonun adlî kapitülasyonların yerine geçmek üzere, koyacağı bir usulü Osmanlılar kabul edecekler.<br />
Kapitülasyonlardan bütün müttefik uyrukları yararlanacak.<br />
4- İngiliz, Fransız, İtalyan ve Osmanlılardan kurulacak bir komisyon Türkiye’nin servetini düzenleyecek, bütçe üzerinde son sözü söyleyecek, Türk parasının cins ve miktarını belirleyecek ve bu komisyonun onayı olmadıkça Osmanlı Devleti iç ve dış borç alamayacak.<br />
Yıllık gelir bu komisyon tarafından, komisyonun ve işgal kuvvetlerinin masrafları, savaş sırasında zarar görmüş olan müttefik uyruklarının zararları için ayrıldıktan sonra, geri kalan Osmanlılar için harcanacak. Osmanlı üyeleri bu komisyonda yalnızca danışman olarak bulunacak.<br />
5 &#8211; Azınlıklar her derecede okul açabilecekler.<br />
6- Türkiye’nin askerî kuvveti 15.000’i jandarma olmak üzeri 50.000 olacak ve top bulunmayacak.<br />
Subayların yüzde on beşini müttefik veya tarafsız devletler subayları oluşturacak. Zorunlu askerlik hizmeti olmayacak.<br />
7- Osmanlı donanması sınırlı olacak, askerî uçak bulunmayacak. Türk Silâhlı Kuvvetleri müttefik komisyonların kontrolü altında olacak.<br />
8- Anlaşmanın uygulanmaya başlamasından bir yıl sonra Kürt ahali Cemiyet-i Akvam’a müracaatla Türkiye’den ayrılmayı çoğunlukla isterlerse ve Cemiyet-i Akvam Meclisi bunu kabul ederse Türkiye bu havalideki her türlü hukukundan vazgeçecek.<br />
9- Doğu Anadolu’da kurulması tasarlanan Ermenistan sınırlarının tayini Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Wilson’a bırakılmıştı.<br />
10- Hicaz bağımsız bir devlet olacak, Osmanlılar Mısır üzerindeki bütün haklarından vazgeçecek, Suriye, Irak ve Filistin için alınan bütün kararları da kabul edecek.<br />
11- On İki Ada İtalyanlara, Akdeniz’deki öteki adalar da Yunanlılar’a bırakılacak.<br />
12- İzmir Türk egemenliğinde kalacak, fakat Osmanlı Devleti egemenlik haklarını Yunanistan’a bırakacak, İzmir kalelerinden birinde Türk bayrağı dalgalanacak.<br />
Yöresel bir meclis toplanacak ve beş sene sonra bu meclis bölgenin Yunanistan’a ilhakına karar verebilecek.<br />
Ayrıca Suriye Fransa’ya ve Irak da İngiltere’ye veriliyordu. Adana vilayeti Kayseri ve Sivas yörelerine kadar olan Fransız nüfuz bölgesi, İzmir &#8211; Afyon hattının güneyinde kalan alan da İtalyanlar’ın nüfuz alanı olarak belirtilmişti.<br />
13- Yunanistan da dahil olarak müttefik devletlerden, gerekse teşekkül eden devletlerden birinin (Ermenistan gibi&#8230;) uyruğuna girmek isteyen Türk tebaasından hiç kimseye, Türk Hükûmeti’nce engel olunmayacak ve yeni uyruğu kabul edilecektir.<br />
14- Göç etmiş olduğu ileri sürülen Türk olmayan nüfusun yerlerine iadesi sağlanacaktı; Cemiye-i Akvam’ca başkanları tayin edilecek hakem komisyonları vasıtasıyla bu unsurların hukuku korunacaktı. Bu komisyonların isteği doğrultusunda azınlık unsurlarının zararları tazmin edilecekti.<br />
Ayrıca Türk Hükûmeti azınlıkların parlamentoda temsilini temin edecek bir kanun projesini iki yıl içinde hazırlayacaktı.<br />
 Sevr Anlaşması’na Tepkiler:<br />
Osmanlı Hükûmeti açısından bir eziklik duyguları içinde imzalanan anlaşma çsresiz bir katlanış olarak görülüyor, hepten yok olmaktansa küçük de olsa bir varlık halinde kalmanın iyi olduğuna inanılıyordu.<br />
Sevr Anlaşması’nın imzalandığının ertesi günlerinde, bu haber ve anlaşma hakkında bilgiler İstanbul gazetelerinde verilmiştir; “Dersaadet Gazetesi” anlaşmanın imzalanışını, “Bugün Türkler’in matem günüdür.” başlığıyla haber veriyordu. “Vakit” gazetesi de, “Bugün Millî Matem Günüdür” başlığıyla haberi duyururken siyah bir çerçeve içerisinde, “ Barış Anlaşması’nın imzası haber alındığı günün ulusal yas günü sayılması önceden kararlaştırılmıştı. Bu karar uyarınca, bugün, ulusal yas günü sayılacak ve bütün İslâm ve Türk kurumları kapalı bulunacaktır. Saat birde her türlü taşıt araçları yas simgesi olarak beş dakika duracaklardır..”  yazısı veriliyordu..<br />
Mustafa Kemal Paşa ise, Sevr Anlaşması’na tepkisini şöyle dile getirmiştir: “İnsaf ve merhamet dilenmekle millet işleri, devlet işleri görülemez.. Milletin ve devletin şeref ve bağımsızlığı sağlanamaz..İnsaf ve merhamet dilenmek gibi bir ilke yoktur..Türk milleti ve Türkiye’nin gelecekteki çocukları bunu bir an bile unutmamalıdırlar..”<br />
Azınlıklar açısından Sevr Anlaşması memnuniyetle karşılanmıştı.  Anadolu üzerindeki emellerine büyük ölçüde kavuşmuşlardı. İşgalci devletler açısından ise, artık “Şark Meselesi” çözümlenmiş sayılıyordu.<br />
Halbuki Sevr Anlaşması:<br />
a- Getirdiği şartlar itibariyle bir barış değil, savaş sebebi olacak nitelikteydi.<br />
b- Türk milletini zaman içerisinde yok olmaya götürüyordu.<br />
c- Anlaşmayı onaylayacak bir parlamento bulunmadığından hukuken geçerli sayılamazdı.<br />
d- Tek taraflı bir anlaşmaydı: Yani hazırlık sürecine Türk temsilciler katılmamıştı.<br />
e- TBMM ise, Sevr Anlaşması’nı reddettiği gibi 19 Ağustos 1920’deki toplantısında bu anlaşmayı imzalayanların ve onaylayanların vatan haini sayılmalarına karar verdi. Nitekim Sevr Antlaşması yürürlüğe giremeyen bir anlaşma olarak kalmıştır.<br />
Sevr Anlaşması’nın imzalanmasını izleyen günlerde Yunan kuvvetleri Gediz’i ve 29 Ağustos’ta Uşak’ı işgal etti. Afyon ve Eskişehir’in de kaybedilmesi ihtimali karşısında Meclis’in Ankara’dan Sivas’a taşınması hususu Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşalar tarafından reddedildi.<br />
Ankara ve çevresindeki millî heyecanın yükselmesi de böyle bir öneriyi bir süre sonra unutturdu. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/serv-anlasmasi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TBMM&#8217;nin Faaliyetleri ve Tepkiler &#8211; İstanbul Hükümeti&#8217;nin Tutumu &#8211; Ayaklanmalar</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/tbmmnin-faaliyetleri-ve-tepkiler-istanbul-hukumetinin-tutumu-ayaklanmalar.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/tbmmnin-faaliyetleri-ve-tepkiler-istanbul-hukumetinin-tutumu-ayaklanmalar.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Apr 2010 21:15:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara Hükümeti]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[ayaklanmalar]]></category>
		<category><![CDATA[azınlıklar]]></category>
		<category><![CDATA[Ermeniler]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul Hükümeti'nin tutumu]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Paşa]]></category>
		<category><![CDATA[Kuva-yi Milliye]]></category>
		<category><![CDATA[milli mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM'nin faaliyetleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=301</guid>
		<description><![CDATA[TBMM’NİN FAALİYETLERİ VE TEPKİLER
Hazırlık dönemindeki çalışmalarla Türk milleti bir mücadele fikri ve ruhu etrafında toplanmıştı: Bu fikrin ve ruhun merkezîleştiği kurum TBMM, önderi de Mustafa Kemal Paşa idi.
Oluş döneminde ise, TBMM’nin hem İstanbul hükûmetlerine karşı hem de Anadolu’da işgallerini her gün daha genişleten düşmanlara karşı mücadele ettiğini görüyoruz. Bir taraftan da TBMM’nin şahsında yeni kurulan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/04/cerkez_ethem_isyani1.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/04/cerkez_ethem_isyani1-140x150.jpg" alt="" title="cerkez_ethem_isyani" width="140" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-320" /></a><strong>TBMM’NİN FAALİYETLERİ VE TEPKİLER</strong></p>
<p>Hazırlık dönemindeki çalışmalarla Türk milleti bir mücadele fikri ve ruhu etrafında toplanmıştı: Bu fikrin ve ruhun merkezîleştiği kurum TBMM, önderi de Mustafa Kemal Paşa idi.<br />
Oluş döneminde ise, TBMM’nin hem İstanbul hükûmetlerine karşı hem de Anadolu’da işgallerini her gün daha genişleten düşmanlara karşı mücadele ettiğini görüyoruz. Bir taraftan da TBMM’nin şahsında yeni kurulan Türk devleti, milletler arası politikada kendini kabul ettirmeye çalışacaktır.</p>
<p> <strong>İSTANBUL HÜKÛMETİ’NİN TUTUMU</strong></p>
<p>İtilâf Devletlerinin İstanbul’u işgallerinden sonra doğan hükûmet  buhranı sonunda Damat Ferit Paşa yeniden sadrazamlığa getirilmişti (5 Nisan 1920). onun Millî Mücadele hakkında fikirlerinin düşmanca olduğunu biliyoruz.<br />
Sadrazam Damat Ferit Paşa ilk olarak, manevi bir silâh olan “Fetva” unsurunu kullandı.</p>
<p>Padişah Buyruğu<br />
                                                   Mehmet Vahideddin<br />
Kuvva-yı Millîye adı altında çıkardıkları fitne ve fesat, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi ve teşvikçisi oldukları iddiasıyla haklarında dâvâ açılan Üçüncü Ordu Müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selânikli Mustafa Kemal Efendi, eski Yirmiyedinci Fırka Kumandanı Miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, eski Yirminci Kolordu Kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Waşington elçisi ve Anakara Milletvekili Midilli Alfred Rüstem ve Sıhhiye eski Müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ve Üniversite Batı Edebiyatı eski öğretmeni İstanbullu Hâlide Edip Hanımın, ayrıntıları 11 Mayıs 1920 tarihli ve 20 numaralı karar tutanağınada yazılı olduğu üzere, Mülkiye Ceza Kanunu’nun 45. Maddesinin birinci fıkrası delâletiyle 55. Maddesinin 4. Fıkrası ve 56. Maddesi uyarınca sahip oldukları askerî ve mülkî rütbe ve nişanlarla her türlü resmî unvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince malları haczedilerek ûsulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul Bir Numaralı Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdîk edilmiştir.<br />
Bu  Padişah Buyruğunu yürütmeye Harbiye Nâzırı görevlidir.</p>
<p>Şeyhülislam Dürrîzâde Abdullah Efendi tarafından düzenlenerek 11 Nisan’da yayımlanan fetvada, Millî Mücadeleciler hain ilân edilip, faaliyetlerinde ısrar ettikleri takdirde katledilmelerinin uygun olduğu belirtiliyordu.<br />
Padişah da, sadrazama gönderdiği Hatt-ı Hümayun’unda (Ferman), Anadolu’da milliyet adı altında çıkan isyanların bastırılmasını ve elebaşları hakkında yasal işlem yapılmasını istiyordu.<br />
Bir taraftan da Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Harb Divanı’na verilerek idama mahkûm  edilmişlerdi. (11 Mayıs 1920)<br />
Bunlardan başka, Millî Mücadele’yi bastırmak için Kuvva-yı İnzibatiye (Hilâfet Ordusu) kuruluyor ve Anadolu’da TBMM’ye karşı isyanlar tahrik ediliyordu.</p>
<p>“Anadolu Millî Hareketine karşı İstanbul Hükûmeti’nce yayımlanan Fetva*<br />
“Dünya düzeninin sebebi olan ve kıyamet gününe kadar Ulu Tanrı’nın daim eyleyeceği İslâm Halifesi Hazretleri’nin veliliği altında bulunan İslâm memleketlerinde bazı kötü kimseler anlaşarak ve birleşerek ve kendilerine elebaşılar seçerek Padişah’ın sadık uyruklarını hile ve yalanlarla aldatmakta, yoldan çıkarmaktadırlar. Padişah’ın yüksek buyrukları olmaksızın asker toplamaktadırlar. Görünüşte askeri beslemek ve donatmak bahaneleriyle, gerçekte ise mal toplamak sevdasıyla, şeriate uymayan ve yüksek emirlere aykırı bir takım haksuz ödemeler ve vergiler koymakta ve çeşitli baskı ve işkencelerle halkın mal ve eşyalarını zorla almakta ve yağmalamaktadırlar. Böylece insanlara zulmetmekte, suçlamakta ve Padişah ülkesinin bazı köy ve şehirlerine saldırmak suretiyle tahrip ve yerle bir etmektedirler. Padişah’ın sadık teb’asından nice suçsuz insanları öldürmekte ve kan dökmektedirler. Padişah tarafından atanmış bazı dinî, askerî ve sivil memurları istedikleri gibi memuriyetten çıkarmakta ve kendi yardakçılarını atamaktadırlar. Hilâfet merkezi ile Padişah ülkesi arasındaki ulaştırma ve haberleşmeyi kesmekte ve devletin emirlerinin yapılmasına engel olmaktadırlar.<br />
Böylece, hükûmet merkezini tek başına bırakmak, Halife’nin yüceliğini zedelemek ve zayıflatmak suretiyle yüksek Hilâfet katına ihanet etmektedirler. Ayrıca, Padişah’a itaatsizlik suretiyle devletin düzenini ve asayişini bozmak için düzme yayımlar ve yalan söylentiler yayarak halkı azdırmaya çalıştıkları da açık bir gerçektir. Bu işleri yapan yukarıda söylenmiş elebaşılar ve yardımcıları ile bunların peşlerine takılanların dağılmaları için çıkarılan yüksek emirlerden sonra bunlar hâlâ kötülüklerine inatla devam ettikleri takdirde işiledikleri kötülüklerden memleketi temizlemek ve kulları fenalıklardan kurtarmak dince yapılması gerekli olup, Allah’ın “öldürünüz” emri gereğince öldürülmeleri şeriata uygun ve farz mıdır, Beyan buyurula..<br />
Cevap: Allah bilir ki, olur..<br />
                                                                                      Dürrizâde Esseyid Abdullah<br />
Böylece Padişah’ın ülkesinde savaşma kudreti bulunan Müslümanlar’ın âdil Halifemiz Sultan Mehmed Vahdeddin Han Hazretleri’nin etrafında toplanarak savaşmak için yapacağı davet ve vereceği emre uymak suretiyle, adı geçen asilerle çarpışmaları dince gerekir mi? Beyan buyurula..<br />
Cevap: Allah bilir ki, gerekir..<br />
                                                                                       Dürrizâde Esseyid Abdullah<br />
Bu takdirde, Halife Hazretleri tarafından sözü edilen asilerle savaşmak üzere görevlendirilen askerler çarpışmazlar ve kaçarlarsa büyük kötülük yağmış ve suç işlemiş olacaklarından dünyada şiddetle cezayı, ahirette de çok acı azabı hak ederler mi? Beyan buyurula..<br />
Cevap: Allah bilir, ederler..<br />
                                                                                         Dürrizâde Esseyid Abdullah<br />
Bu takdirde, Halife askerlerinden asileri öldürenler gazi, asilerin öldürdükleri şehid sayılırlar mı? Beyan buyurula.<br />
Cevap: Allah bilir ki, sayılırlar..<br />
                                                                                             Dürrizâde Esseyid Abdullah<br />
Bu takdirde, Padişah’ın asilerle savaşmak için verdiği emre itaat etmeyen Müslümanlar, günahkâr ve suçlu sayılıp şeriat yargılarına göre cezalandırılmayı hak ederler mi? Beyan buyurula.<br />
Cevap: Allah bilir ki, ederler..<br />
                                                                                           Dürrizâde Esseyid Abdullah”<br />
* 11 Nisan 1336 (1920) gün ve 3824 sayılı Takvim-i Vakayi (Ergün Aybars, a.g.e, 369-370)”</p>
<p>                                     <strong>   I. TBMM’NİN KARŞI TEDBİRLERİ</strong></p>
<p>İstanbul Hükûmeti’nin fetvası üzerine Ankara Müftüsü Rıfat Börekçi tarafından tanzim edilen fetva , Anadolu’nun müftüleri, hatipleri ve ûlema sınıfına mensup şahsiyetleri tarafından imzalandı ve yayımlandı (5 Mayıs 1920).<br />
* Ankara Hükûmeti tarafından yayımlanan fetvanın metni:</p>
<p>“1- Dünyanın nizâmının sebebi olan İslâm Halifesi Hazretleri’nin, halifelik makamı ve saltanat yeri olan İstanbul, mü’minlerin emirinin (Padişah’ın) rızasına aykırı olarak Müslümanlar’ın düşmanı olan, düşman devletler tarafından fiilen işgal edilerek, İslâm askerleri silâhlarından uzaklaştırılıp, bazıları haksız olarak şehid edilmiş, Halifelik merkezini koruyan bütün istihkâmlar, kaleler, savaş aletleri zapt edilmiş ve resmî işleri yürüten ve İslâm Ordusu’nu donatmakla görevli Bâb-ı Âli’ye ve Harbiye Nezareti’ne el konmuştur.. Bu suretle Halife, milletin gerçek menfaatleri uğrunda tedbir almaktan fiilen men’ edilmiştir.. Sıkıyönetim ilân edilip harb divanları kurulmuş, İngiliz kanunları uygulanarak kararlar verilmek suretiyle Halife’nin yargı hakkına müdahale edilmiştir. Yine, Halife’nin rızası olmadığı halde, Osmanlı toprakları olan İzmir, Adana, Maraş, ve Urfa taraflarına düşmanlar saldırıp, oradakileri Müslüman olmayan uyruklarımızla el ele vererek İslâmlar’ı toptan yok etmeye, mallarını yağmalamaya ve kadınlarına tecavüze, Müslüman halkın bütün kutsal inançlarına hakarete kalkışmışlardır.<br />
Anlatılan şekilde hakarete ve esirliğe uğrayan Halifelerini kurtarmak için, ellerinden geleni yapmaları bütün Müslümanlar’a farz olur mu?<br />
                Cevap: Allah en iyi bilir ki, olur..<br />
2- Bu suretle, Halifeliğin meşrû hakkını elinden alanlardan kurtulmak ve fiilen saldırıya uğrayan vatan topraklarını düşmandan temizlemek için uğraşan ve çalışan İslâm halkı, Şeriatça Allah yolundan ayrılmış olurlar mı?<br />
                Cevap: Allah en iyi bilir ki, olmazlar.<br />
3- Halifeliğin gasbedilen haklarını geri almak için düşmanlara karşı açılan mücadelede ölenler “Şehid”, kalanlar “Gazi” olurlar mı?<br />
               Cevap: Allah en iyi bilir ki, olurlar..<br />
4- Bu suretle din uğrunda savaşan ve görevini yapan halka karşı düşman tarafına iltizâm ederek İslâmlar arasında silâh kullananlar ve adam öldürenler Şeriat bakımından en büyük günahı işlemiş ve fesatçılık işlemiş olurlar mı?<br />
                 Cevap: Allah en iyi bilir ki, olurlar..<br />
5- Bu suretle aslında istemediği halde düşman devletlerinin zoru ve kandırması ile, olaylara ve gerçeğe uymayarak çıkarılan fetvalar, Müslümanlar için dinlenir mi ve ona uyulur mu?<br />
                Cevap: Allah en iyi bilir ki, uyulmaz”</p>
<p>Bu fetvada, görüldüğü gibi, memleketin kurtarılması için çalışan Müslümanların asî sayılamıyacağı ilân ediliyordu.<br />
Ayrıca, TBMM’nin çıkardığı Vatana İhanet Kanunu’na dayanılarak, Damat Ferit Paşa vatan haini ilân edildi (19 Mayıs 1920) ve bir hafta sonra da Türk vatandaşlığından çıkarıldı. 7 Haziranda ise alınan bir kararla İstanbul’un işgalinden sonra, İstanbul Hükû¬meti’nin alacağı bütün kararlar yok sayılıyordu.<br />
Bu karar şöyleydi: “İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920’den itibaren Büyük Millet Meclisinin onayı dışında İstanbul’ca aktedilmiş veya edilecek bütün anlaşma, anlaşma şartları, resmî kararlar, verilmiş imtiyazlar, madenlerden vazgeçilmesi, devredilmesi ve ruhsatnameleri ile ateşkesden sonra aktedilmiş bütün gizli anlaşmalar ve doğrudan doğruya veya bilvasıta yabancılara verilmiş imtiyazlar ve madenlerin terki ve devri ile ruhsatnameleri bütünüyle yoktur.”<br />
Meclis genelde Padişah &#8211; Halife’ye bağlı görünmekle beraber kararlar ve uygulamalar bakımından bunun aksi görülüyordu.</p>
<p><strong>   I. TBMM’YE KARŞI AYAKLANMALAR<br />
</strong><br />
Anadolu’da TBMM’nin açılmasıyla başlayan bu yeni dönem, yeni bir siyasî iradenin doğuşunun da kanıtıydı. Fakat yüzyılların siyasî alışkanlıklarının da bir anda değişmesi mümkün görünmüyordu. Anadolu’da İstiklâl Savaşı’yla birlikte yeni bir Türk devletinin kuruluşu beraber yaşanıyordu&#8230;.  İşte bu değişime geleneksel siyaset alışkanlıklarının tepkisinin yanında İstanbul Hükûmeti’nin ve işgal kuvvetlerinin kışkırtmaları siyasal bakımdan bir kargaşa ortamı doğurmuştu.<br />
            Kuva-yi Milliye&#8221; nin kurulmaya başlanması ile birlikte 1919 da başlayan ayaklanmalar, TBMM &#8220;nin açılması ile birlikte, 1920 yılının İlkbahar aylarında bir merkezden ve planlı bir şekilde yönlendirilip, yaygınlaştırıldı. İstanbul yönetimi ve İngilizler kuvvet gönderemedikleri için, Anadolu&#8221;daki örgütlenmeyi önleyememişlerdi. Önleme çaresi olarak, Türkü Türk&#8221;e düşürmeyi görmüşlerdi. Bu nedenle de 1920 yılı ayaklanmaları, çok daha büyük maddi ve manevi kayıplara yol açacaktı. Bu ayaklanmaların büyük bir bölümü, TBMM tarafından alınan önlemler sayesinde, 1921 yılı sonlarında etkisiz  hale getirildi. Anadolu eylemini ortadan kaldırabilmek için, özellikle Ankara&#8221; nın etrafında yaygınlaştırılan ayaklanmaların her birinin, kendine özgü nedenlerinin olmasının yanı sıra, büyük ayaklanmalar için ortak olan nedenler de bulunmaktadır. </p>
<p><strong>Millî Mücadele’de iç ayaklanmalar</strong> </p>
<p>Anadolu ayaklanmaları adını da verebileceğimiz bu kargaşalıkların sebeplerini şöyle maddele¬yebiliriz:</p>
<p><strong>1. Halkın padişah &#8211; halife’ye geleneksel bağlılığı:</strong> Kurtuluş Savaşının, bağımsızlığı sağlama savaşı olmasının ötesinde, kendi egemenliklerine de yönelik bir hareket olduğunu gören padişah ve onun hükümetleri bu hareketi önleyebilmek için, bilinçsiz halkı kışkırtılar. Halk, yüzyılların getirdiği dinsel ve geleneksel bağlılıkla tek yasal iradenin halife-padişah olduğuna inandırılmıştı. Bu durum Kurtuluş Savaşı&#8221; nın, bilgisiz halkın gözünde gayri meşru bir hareket olarak değerlendirilmesine ve tek yasal yönetim olarak gördükleri İstanbul&#8221;un istediklerini yapmaya itmişti. Üstelik ayaklanma bölgesindeki halk, ayaklanmacıların padişahı temsil ettiğine ve bu durumun sürekli olacağına inandırıldığından, birçok yörede ayaklanmalara katılıp, desteklenmesine neden olmuştu. </p>
<p><strong>2. Dinsel politika geleneğinin tepkisi:</strong> Osmanlı İmparatorluğu’ siyasal otoritesini, dinsel otoriteyle destekleyerek güçlendirme politikası izlemiştir. Yani Osmanlı hükûmetine itaat ve sadakatsizlik, aynı zamanda “günah” olarak da algılanıyordu. Bu bakımdan “Fetva” nın politik etkisinin olmadığı söylenemez. Kaldı ki, Osmanlı toplum yapısı dinsel esaslar etrafında, tarikat ve cemaat mensubiyetleri etrafında inşa edilmişti..</p>
<p><strong>3. Uzun süren savaşların halkta yarattığı yılgınlık ve yokluk:</strong>  1877-1878 Osmanlı- Rus Savaşı’ndan itibaren kendisini bir dizi savaşların içinde bulan halkta, savaşa karşı bir bıkkınlık, yorgunluk ve tepki doğmuştu. Uzun savaş yılları; yokluk, umutsuzluk yaratmış, asker kaçaklarının çoğalmasına yol açmıştı. Anadolu’daki millî harekete katılmak demek, tekrar savaşmak demekti. “Kurtuluş Savaşı”, zaten yoksul ve bıkkın olan halka, vatan savunması için yeni maddi ve manevi yükler getirdiği için, bunlardan kaçma eğilimi doğurdu. Bu nedenle de “Kuva-yi Milliye”ye katılmayanlar, ya da askerden kaçanlar, çözümü ya karşı tarafa geçmekte ya da isyancılara katılmakta bulmuşlardı.<br />
</strong>>4. İşgalci devletlerin silâh ve para destekleri:</strong> İtilâf Devletleri, I.Dünya Savaşı’nda aldıkları topraklarla yetinmemişlerdi. Osmanlı Devleti’ne kabul ettirilecek barışın öncülüğünü yüklenen İngiltere, Boğazlar’a hâkim olmak istiyordu. Bu politikasını gerçekleştirmek için, sözünü geçirebileceği padişah ve yönetimiyle birlikte, Anadolu’daki millî hareketi engellemeye çalıştı. Bir taraftan da, Çanakkale Boğazı’nı millî kuvvetlere karşı güvenlik altına almak için, Biga, Gönen, Manyas çevresinde, İstanbul Boğazı’nı güvenceye almak için de Düzce, Hendek civarında isyanlar  çıkartarak tampon bölge oluşturulmak istiyordu. İngiltere, amacına ulaşabilmek için, hilafetin koruyuculuğunu yaptığını söyleyerek, halkın politik cehaletinden yararlanmış, dinsel duyguları millî hareket aleyhine kışkırtarak Müslüman-Türk halkını birbirine karşı kullanmak, birbirine kırdırmak istemiştir. Ayrıca isyancılar İngilizler tarafından sağlanan kaynaklarla da (para, silâh gibi.. ), desteklenmişlerdir&#8230;</p>
<p><strong>5- Bazı Kuvva-i Milliyecilerin Tutumları</strong><br />
       Kuva-yi Milliye Hareketi bir ordu gibi tam anlamıyla düzenli, disiplinli bir hareket değildi. Bu nedenle tepki ve isyanlara neden oldu. Bazı Kuvva-i Milliyeciler, halktan zorla neyi var neyi yoksa almaya çalıştılar. İsteklerini yerine getirmeyen ve karşı çıkanları da kendi yöntemleriyle cezalandırma yoluna gittiler. İstanbul yönetimi de en çok bu olayları kullanarak halkı,  kendi yanına çekmeye çalıştı ve isyana yöneltti. İç isyanların çıkmasında bu ortak nedenlerin rol oynamasının yanı sıra bazıların da kişisel nedenler etkili olmuştur. Bazı kişilerdeki üstünlük sağlama ve lider olma düşünceleri, ayaklanmalara neden olabilmiştir: Demirci Efe ve Çerkez Ethem ayaklanmaları bu türden ayaklanmalardır.</p>
<p><strong>6-  Bazı eşrafın ve toprak sahiplerinin tutumları</strong><br />
       Bazı eşraf ve toprak sahipleri ile bazı din adamları, bulundukları konumlarını kaybetmemek için, dinsel ve etkin gerekçeler ileri sürerek ve bu değerleri sömürü konusu yaparak, halkı Kuvva-i Millîye’ye ve daha sonra da TBMM Hükümeti’ne karşı ayaklanmaya çağırmışlar, bunda bir ölçüde de olsa, başarılı olmuşlardır. Bu kesim Kuvva-i Millîye’cilerin Bolşevikler’le işbirliği etmelerinin de bir kanıt gibi göstererek, Kuvva-i Millîyeciler’in  “dinsiz” oldukları iddialarını ortaya atmışlardır. Gerçekte ise, bu kesimin amacı; halk üzerinde yüzyıllardan beri sürdüre geldikleri ekonomik ve toplumsal etkinlilklerini, kontrollerini devam ettirmek, var olan konumlarını pekiştirebilmekti. Bu isyanlar sırasında; Yozgat ve çevresini etkileyen ve o yörede güçlü bir feodal olan Çapanoğulları İsyanı, Güney –Doğu’daki Milli Aşireti Ayaklanması bu sınıfta değerlendirilebilir. Ayaklanmaların bir bölümü, Anzavur ve Kuva-yi İnzibatiye örneklerinde olduğu gibi, doğrudan İstanbul Yönetiminin desteği ve örgütlemesi ile gerçekleştirilirken, pek çoğu da yine İstanbul Yönetimin ve İngilizlerin silah ve parasal katkısı olmadan, ama yine onların, özellikle halkın dinsel duygularını sömürmeleri ve Millicilere karşı halkı kışkırtmaları sonucu çıkmıştır. </p>
<p>I. TBMM’ye karşı çıkarılan ayaklanmaları şöyle tasnif etmek mümkündür:<br />
<strong>a-Damat Ferit Paşa Hükûmeti’nin kışkırtmasıyla çıkan ayaklanmalar:</strong><br />
Bunlar içinde en önemlisi olarak Manyas, Susurluk, Gönen dolaylarında Anzavur isyanı görülür (2 Kasım 1919). Çerkez Ethem yönetimindeki kuvvetler tarafından bastırılmıştır (16 Nisan 1920). Diğeri ise, “Hilâfet Ordusu”’dur (Kuvva-ı İnzibatiye). İstanbul yönüne geçişi sağlayan Geyve yöresinde hareket halindeydiler.. 18 Nisan &#8211; 25 Haziran 1920 tarihleri arasında faaliyetleri sırasında, buradaki cephe kumandanı Ali Fuat (Cebesoy) Paşa tarafından dağıtılmışlardır.</p>
<p><strong>b-İstanbul Hükûmeti’nin ve İşgal kuvvetlerinin kışkırtmaları sonucu çıkan ayaklanmalar: </strong><br />
Bunlar, 12 Haziran &#8211; 8 Ağustos 1920 tarihleri arasında Bolu, Düzce, Hendek ve Adapazarı yöresindeki ayaklanmalar, 15 Mayıs &#8211; 5 Eylül 1920 tarihleri arasında Yozgat yöresindeki Çapanoğlu ayaklanması, Afyon yöresindeki Çopur Musa ayaklanması ve 2 Ekim 1920’de Konya yöresinde Bozkır ve Çumra’da görülen Delibaş ayaklanması’dır..<br />
İşgal kuvvetlerinin kışkırtmasıyla Güneydoğu ve Doğu Anadolu’da da bazı isyanlar çıkmıştı (Koçgiri Ayaklanması, Milli Aşireti Ayaklanması, Ali Batı Ayaklanması, Cemil Çeto Ayaklanması gibi).. Fakat bunlar TBMM’ye bağlı kuvvetler tarafından sonuçta bastırılmışlardı:<br />
* Ali Batı Ayaklanması (11 Mayıs-18 Ağustos 1919): Ali Batı, Midyatın güneyinde hayatlarını sürdüren bir aşiretin başına geçtikten sonra İngilizlerden de yardım alarak isyan etmiştir. Onun asıl gayesi burada bir Kürdistan devleti kurmak olduğu için, silahlı adamları ile Nusaybin&#8217;e girmiştir. İsyan haberini alan Mardin 5. Tümen Kumandanlığı, 3. Tabur Kumandanı Yüzbaşı Yusuf Ziya&#8217;yı Nusaybin&#8217;e göndermiştir. Yusuf Ziya&#8217;nın müfrezesi Karakurt köyü yakınlarında Ali Batı&#8217;nın askerleri ile savaşa tutuşmuş ve kaçan Ali Batı&#8217;yı saklandığı Medah denilen yerde kıstırarak iki saat süren çarpışma sonunda ölü olarak ele geçirmiştir.<br />
* Cemil Çeto İsyanı: Kurtuluş Savaşı sırasında Fransız ve İngilizlerden yardım alarak Bahtiyar Aşireti Reisi tarafından çıkarılan ayaklanmadır (7 Haziran 1920).. Bahtiyar Aşireti Reisi olan Cemil Çeto, Kürt Teali Cemiyeti prensiplerine uygun olarak İngilizlerden yardım almış ve Doğu&#8217;da bir Kürdistan Devleti kurmak için ayaklanmıştır. Milli kuvvetler Cemil Çeto kuvvetlerinin kısa zamanda dağıtmış ve kendisi ile oğlu birlikte yakalanarak idam edilmiştir.<br />
* Koçgiri Ayaklanması: Erzincan ve çevresinde 1920 sonlarında eşkıyalık olayları alıp yürümüştü. Bu durumu önlemek üzere Zara&#8217;dan İmranlı&#8217;ya gönderilen süvari alayının varlığı, eşkıyayı rahatsız ettiği için, İmranlı bucak müdürü Haydar&#8217;ın akrabaları, askeri bölgeden uzaklaştırmak amacıyla burada bir ayaklanma hazırladılar. Bir yandan da, bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurulacağı yolunda propaganda yapıyorlardı. Nitekim 7 aşiret reisi, 8 nisan 1921&#8242;de TBMM&#8217;ye gönderdikleri bir mektupla bölgede bir Kürt vilayeti kurulmasını, valiliğe bir kürdün atanmasını istediler. Ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Nurettin Paşa komutasındaki Merkez Ordusu Koçhisar, Zara, Muş, Ovacık, Kemah, Kangal, Koçgiri bölgesinde geniş bir tarama harekatına girişti ve ayaklananlarla, 15 yerde çarpışmak zorunda kaldı. Mayıs sonunda doğru eşkıya grupları sindirilmiş, bunlardan bir kısmı teslim olmuş, 500 kadar da öldürülmüştü.<br />
* Milli Aşireti Ayaklanması: Kurtuluş Savaşı sırasında İngilizler ve Fransızların kışkırtması üzerine Urfa&#8217;da Milli Aşiret tarafından çıkarılan ayaklanmadır (8 Eylül 1920).. Milli Aşiret&#8217;in reisi İsmail ile birlikte Halil, Bahur, Abdurrahman ve Mahmut adlı elebaşıları, Doğu&#8217;da bir Kürdistan Devleti kurmak düşüncesi ile ayaklanmışlardır (24 Ağustos 1920).. Büyük bir kuvvetle harekete geçen asiler, Viranşehir&#8217;i aldıktan sonra Karakeçi Aşireti&#8217;ne mensup olanları öldürmüşler, fakat daha sonra yapılan çatışmada, büyük çoğunluğu ortadan kaldırılmıştır.</p>
<p><strong>c- Azınlıkların çıkardıkları ayaklanmalar: </strong><br />
Bunlar da Ermeni ve Rumlar’ın ayaklanmalarıdır. Ermeniler, özellikle Fransız işgalindeki yerlerde “Ermeni İntikam Alayları” kuruyorlardı.<br />
Rumlar da Doğu Karadeniz bölgesinde ayrı bir Rum devleti kurmak için “Pontos İsyanı”nı çıkardılar (Aralık 1920). Bütün sahil boyunda yayılan bu isyan hareketi 1923 yılına doğru bastırılabildi.</p>
<p><strong>d- Kuvva-ı Millîye yanlısı olup sonradan ayaklananlar: </strong><br />
Başlangıçta ayrı ayrı şeflerin yönetiminde olan çeteler TBMM’nin otoritesi altında birleşmeyi, düzenli birlikler halinde gelmeyi reddedince, isyancı duruma düştüler; Demirci Mehmet Efe, Çerkez Ethem ayaklanmaları bu tür ayaklanmalardır.</p>
<p><strong>* Ayaklanmaların Genel Karakteri:</strong><br />
a- Ayaklanmalar İstanbul Hükûmeti ve işgal kuvvetlerinin tahrikleriyle çıkmıştır.<br />
b- Asîlerin başında yüksek rütbeli memur ve asker yoktu. Çoğu başı bozuk ve cahil kimselerdi.<br />
c- Anadolu halkının çoğu isyan hareketlerine katılmamıştır.<br />
d- Neticede bütün isyanlar bastırılmış ve TBMM’nin otoritesi sağlanmıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/tbmmnin-faaliyetleri-ve-tepkiler-istanbul-hukumetinin-tutumu-ayaklanmalar.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TBMM’NİN AÇILMASI VE İLK FAALİYETLERİ</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/tbmm%e2%80%99nin-acilmasi-ve-ilk-faaliyetleri.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/tbmm%e2%80%99nin-acilmasi-ve-ilk-faaliyetleri.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Mar 2010 20:39:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[23 Nisan]]></category>
		<category><![CDATA[23 Nisan 1920]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Heyet-i Temsiliye]]></category>
		<category><![CDATA[M.Kemal Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[meclisin açılması]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı hükümeti]]></category>
		<category><![CDATA[TBMM'nin açılışı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=294</guid>
		<description><![CDATA[Meclis’in açılmasına tesadüf eden günlerde en önemli iç sorunlardan biri Düzce, Hendek civarındaki ayaklanmaların Nallıhan, Beypazarı üzerinden Ankara’ya doğru uzanıp burayı tehdit eder vaziyet almasıydı. Bu arada on beş günlük seçim süresi de tamamlanıyordu.
Anadolu’da yer yer seçim güçlükleriyle de karşılaşılmıştı. Bu durumda meclisi bir an evvel açmak ve memleket sorunlarına el koymak ve idareyi ele [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/r33.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/r33-150x150.jpg" alt="" title="r33" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-295" /></a>Meclis’in açılmasına tesadüf eden günlerde en önemli iç sorunlardan biri Düzce, Hendek civarındaki ayaklanmaların Nallıhan, Beypazarı üzerinden Ankara’ya doğru uzanıp burayı tehdit eder vaziyet almasıydı. Bu arada on beş günlük seçim süresi de tamamlanıyordu.<br />
Anadolu’da yer yer seçim güçlükleriyle de karşılaşılmıştı. Bu durumda meclisi bir an evvel açmak ve memleket sorunlarına el koymak ve idareyi ele almak mecburiyeti doğuyordu.<br />
Meclisin toplanmayı başaramaz gibi bir duruma düşmesinin de hem halkın, hem de Ankara’ya gelen milletvekillerinin üzerinde olumsuz etkileri olacaktı.<br />
Bu sebeplerle nihayet 23 Nisan’da meclisin toplanması kararlaştırıldı. Bu karar üzerine 21 ve 22 Nisan 1920 günü yapılan tebliğlerle 23 Nisan gününden itibaren meclisin memleketin yönetimini eline alacağı Heyet-i Temsiliye adına Mustafa Kemal Paşa tarafından bildiriliyordu.<br />
Böylece 23 Nisan Cuma günü yeni seçilen milletvekilleri ve İstanbul’dan kaçarak Anadolu’ya gelen 78 milletvekilinin katılmasıyla TBMM açıldı; TBMM, 23 Nisan 1920 günü saat 13.45’de, en yaşlı üye Sinop Milletvekili Şerif Bey’in şu konuşmasıyla açılışını ve çalışmalara başladığını ilân etniştir: “Bu yüce Meclis’in en yaşlı başkanı sıfatıyla ve Allah’ın izniyle milletimizin iç ve dış tam istiklâl dahilinde mukadderatını doğrudan üstlendiğini ve idare etmeye başladığını bütün dünyaya ilân ederek, Büyük Millet Meclisi’ni açıyorum.”<br />
Bu konuşmadan da anlaşılıyor ki, Türk milletini temsil iddiası, İstanbul Hükûmeti’ne karşı sürdürülmekte ve bu durum dünyaya da ilân edilmektedir; böylece Türk milletinin kendi kaderini kendi eline aldığı ifade edilerek İstanbul Hükûmeti’nin  yapacağı görüşmeler ve anlaşmaların meşruîyeti de sorgulanmaktadır.<br />
Ertesi gün, 24 Nisan 1920’de, Mustafa Kemal Paşa’nın uzun bir konuşmasının ardından bir önergesinin oylandığı görülmektedir.. Mustafa Kemal Paşa bu konuşmasında, Türk ve İslâm tarihi hakkında genel bir siyasal değerlendirmede bulunarak, devletlerin iç ve dış politikada güçlü olabilmeleri için iç yapılarının güçlü olması gerektiğine işaret etmiştir.. Osmanlı İmparatorluğu’nun yapısını değerlendirirken de, “Batıda ve doğuda başka başka karaktere, kültüre ve ülküye sahip birbirinden farklı unsurları tek sınır içinde toplayan bir devletin iç teşkilâtı, elbette temelsiz ve çürük olur.” diyerek son dönem politikalarını eleştirmiştir.. Nitekim, 1789 Fransa İhtilâli’nin yarattığı siyasal düşünce ortamının ve sanayileşme ile  ortaya çıkan yeni sömürgecilik politikalarının baskısı karşısında çok kültürlü ve çok dilli Osmanlı toplum ve devlet yapısı dayanamamıştı.. Mustafa Kemal Paşa konuşmasında, böyle bir imparatorluk yapısının millî bir siyaset izlenmesine imkân vermediğinden bahisle, bu dönem Osmanlı politikalarının “millî değil, belirsiz, bulanık ve kararsız” olduğunu ifade etmiştir.<br />
Mustafa Kemal Paşa, imparatorluk politikalarını, Osmanlı döneminde bu yapıyı sürdürebilmek için izlenen “Panislâmizm” (Ümmetçilik) ve “Pantürkizm” (Turancılık) politikalarına da şu eleştirileri yöneltmiştir: “ Çeşitli milletleri ortak ve genel bir ad altında toplamak ve bu çeşitli unsurlardan oluşan kitleleri eşit haklar ve şartlar altında bulundurarak güçlü bir devlet kurmak parlak ve çekici bir siyasî görüştür. Fakat aldatıcıdır.. Hattâ, hiçbir sınır tanımayarak, dünyadaki bütün Türkler’i bile bir devlet halinde birleştirmek, varılması imkânsız bir hedeftir. Bu, yüzyılların ve yüzyıllarca yaşamakta olan insanların çok acı, çok kanlı olaylarla meydana koyduğu bir gerçektir.”<br />
Bu konuşmanın ardından Mustafa Kemal Paşa, izlenecek siyasetin “millî siyaset” olacağını belirtmiş ve bu siyaseti de şöyle tanımlamıştır: “ Millî sınırlarımız içinde, herşeyden önce kendi kuvvetimize dayanmakla varlığımızı koruyarak, millet ve memleketin gerçek saadet ve refahına çalışmak&#8230;.. Genellikle milleti uzun emeller peşinde yorarak zarara sokmamak&#8230; Medenî dünyadan, medenî, insanî ve karşılıklı dostluk beklemektir.”<br />
Mustafa Kemal Paşa, TBMM’deki konuşmasıyla ilk işlerden biri olarak yeni bir hükûmetin kurulmasını öneriyordu. Verdiği önerge şöyleydi:<br />
“1- Hükûmet  kurmak gereklidir,<br />
2- Geçici olarak bir hükûmet  başkanı seçmek veya Padişah’a bir vekil tanımak mümkün değildir,<br />
3- Meclis’te yoğunlaşan millî iradenin, doğrudan doğruya vatanın mukadderatına el koymuş olduğunu kabul etmek temel ilkedir.. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin üstünde bir kuvvet yoktur.<br />
           4- TBMM yasama ve yürütme yetkilerini kendisinde toplar.<br />
           Meclis’ten seçilecek ve vekil olarak görevlendirilecek bir hey’et, hükûmet işlerine bakar. Meclis başkanı, bu hey’etin de başkanıdır.<br />
Not: Padişah ve halife, baskı ve zorlamadan kurtulduğu zaman, Meclis’in düzenleyeceği kanunî esaslar çerçevesinde durumunu alır.”<br />
* Bu kararların önemine gelince: Millet kendi yönetimini kendi eline almaktaydı. TBMM kanun yapma ve yürütme yetkisini eline alıyor ve kendisinin üzerinde hiç bir kuvvet tanımıyordu.Yani bir bakıma, “Monarşi”nin siyasal meşruîyeti sorgulanmaktaydı.. Böyle bir yönetimin adının “cumhuriyet” olması lâzım gelirken ortamın henüz uygun olmaması nedeniyle bu yola gidilmemişti; doğal olarak, yüzyıllarca süren saltanat ve hilâfet’e itaat ve sadakat politikaları bir anda değişemiyor veya terkedilemiyordu. Meclis içinde, vatansever politikalar ve mücadele ruhu hâkim olmakla beraber Hilâfet ve Saltanat makamıyla temasta olmak ve kurtuluşu onun önderliğinde gerçekleştirmek isteyen düşünce sahipleri de vardı.<br />
Meclis, kendi üzerinde hiçbir kuvvet tanımadığını ifade ederken, padişah vekilini reddederken devamlılığını vurguluyordu. Nitekim padişahın durumunun yine meclisin vereceği kararlar çerçevesinde belirleneceğini söylemiş olması da, bir bakıma padişahı meclise tâbi hâle getiriyordu. Böylece meclisin, padişahın üstünde olduğu belirtilmiş oluyor, “İrade-i millîye”, Saltanat iradesine (irade-i seniyye) üstün konuma geliyordu.. Nitekim, 1 Kasım 1922’de yine bu Meclis, Saltanatı kaldıracaktır..<br />
Önergede yeni bir hükûmetin kurulması teklifi de, İstanbul Hükûmetine karşı, Türk milletini temsil iddiasının sürdüğünün kanıtıdır: Hükûmet, meclis içinden ve meclis tarafından seçilecekti.. Bu yöntemle kurulan hükûmete “Meclis Hükûmeti” denmiştir.<br />
Bu konuşmalar, teklifler ve tartışmalardan sonra da,  TBMM Başkanlığı’na Mustafa Kemal Paşa seçilmiştir..<br />
25 Nisan’da Mustafa Kemal imzasını taşıyan ve Hamdullah Suphi Bey tarafından hazırlanmış bulunan “Büyük Millet Meclisi’nin Memlekete Beyannâmesi” yayımlandı; bu beyannâmede ülkenin nasıl işgal altına düştüğü, Kurtuluş Savaşı’nın nasıl başladığı ve meclisin halkın iradesi olduğu anlatılıyordu.<br />
26 Nisan’da “Sovyet Rusya Halk Komiserler Meclisi”ne bir mektup gönderilerek ilk dış ilişki başlatılmış oldu.<br />
27 Nisan günü Padişah’a bağlılık bildiren bir mektup yayımlanarak, padişahın meclise karşı çıkmasının önlenmesine çalışıldı.<br />
29 Nisan’da Anadolu’daki iç ayaklanmalara karşı meclisin otoritesini sağlamak için “Vatana İhanet Kanunu” çıkarıldı: 25 Nisan 1920’de Mehmet Şükrü Bey’in önergesi üzerine Meclis bu yasayı kabul etmiştir. Meclis’te, yönetim işlerinin Osmanlı yasalarıyla devamını isteyen bir grup bulunmaktaydı. Fakat, bu uygulama Meclis’in üstün otorite iddiasıyla uyuşmuyordu. Bu sebepten Mehmet Şükrü Bey, bütün Osmanlı teb’asının uyması gerektiği düşüncesiyle, “Millî Meclis’in aleyhinde bulunanlar veya uymayanlar ancak vatan haini olabilirler ve bu gibilerin vatana ihanetle suçlandırılmaları” gerekçesiyle yasa önergesini vermişti<br />
Osmanlı yasalarıyla yönetim işlerinin yürütülmesini isteyenlerin karşı koymalarına rağmen kabul edilen bu kanunun ilk maddesinde, “Yüce Hilâfet ve saltanat makamını ve Padişah’ın topraklarını düşman elinden kurtarmak için kurulmuş bulunan Büyük Millet Meclisi’nin meşrûiyetine fiilen veya yazı veya sözle karşı çıkarak isyan suçunu işleyenler vatan haini addolunur.” denilmektedir.  Kanunun ikinci maddesi, bu suçu işleyenlerin asılarak, idamla cezalandırılmasını öngörmektedir.<br />
Yasaya, Hilâfet ve Saltanat’ın kurtarılması gerekçelerinin konması, o günlerin siyasal ortamı gereğiyle açıklanabilir; çünkü o günlerde bir rejim tartışmalarının gereği de yoktu, mantığı da yoktu. Çünkü vatan hâlen işgal altında bulunmaktaydı ve sonraki günlerin ve yılların getireceği zaferleri bilmenin imkânı yoktu..<br />
Böylece, işgal altında bulunan İstanbul’daki Damat Ferit Paşa Hükûmeti’nin ve işgal kuvvetlerinin düşmanca faaaliyetlerine ve onları işbirlikçilerine, bozgunculuk ve casusluk yapanlara, iç isyanları düzenleyen elebaşlarına karşı yasal bir mücadele zemini ortaya konmuş oluyordu.  Nitekim, Sadrazam Damat Ferit Paşa TBMM’ye karşı sürdürdüğü düşmanca politikası sebebiyle Meclis kararıyla vatandaşlıktan çıkarılır ve “Vatana İhanet Kanunu” gereğince arkadaşlarıyla birlikte, yakalandıklarında vatana ihanet suçuyla yargılanmak üzere, haklarında 19 Mayıs 1920’de karar verilir..<br />
30 Nisan’da Avrupa devletlerine gönderilen bir yazıyla yeni hükûmetin kurulduğu, İstanbul Hükûmeti’yle yapılan ve yapılacak anlaşmaların geçersiz olduğu bildirildi.<br />
2 Mayıs 1920; Mustafa Kemal Paşa’nın 24 Nisan 1920 günkü önergesine göre , şekli o önergede belirtildiği biçimde başlatılan hükûmet kurma çalışmaları sonuçlandırıldı.. “İcra Vekilleri Hey’eti”nin kurulmasıyla ilgili kanun Meclis’te kabul edilerek, 11 kişilik ilk TBMM Hükûmeti kuruldu. Bu hükûmette,  askerî işleri yürütmek üzere de,  “Erkân-ı Harbiye-i Umumîye Vekâleti”nin kurulduğu görülmektedir. İlk Erkân-ı Harbiye-i Umumîye Vekili de, Albay İsmet Bey (İnönü) olmuştur.<br />
6 Mayıs 1920’de ise, TBMM Hükûmeti yapacakları yardım belli olmadan Bolşeviklerle işbirliğine gidilmemesini ve Hristiyan Batı kamu oyunu Türkiye aleyhine kışkırtacağı düşüncesiyle Ermeniler’e karşı da şimdilik harekâta girişilmemesini kararlaştırdı.<br />
24 Mayıs 1920’de de, İstanbul Hükûmeti’nin oradaki subaylara ait yapacağı atama, terfi ve ödüllendirmelerin geçersiz olduğu kararı alındı.<br />
7 Haziran 1920’de, İstanbul Hükûmeti’nin kararlarının geçersiz olduğu bir yasa çıkarıldı. Bu yasada şöyle deniyordu: “İstanbul’un işgal tarihi olan 16 Mart 1920’de itibaren Büyük Millet Meclisi’nin onayı dışında İstanbul’ca akdedilmiş veya akdedilecek bütün antlaşma ve anlaşma ve şartlar ve resmî kararlar ve verilmiş imtiyazlar ve madenlerden vazgeçilmesi ve devredilmesi ve ruhsatnâmeleri ile mütarekeden sonra akdedilmiş bütün gizli antlaşmalar ve doğrudan doğruya veya bilvasıta yabancılara verilmiş imtiyazlar ve madenlerin terk ve devri ile ruhsatnâmeleri bütünüyle yoktur.”<br />
18 Haziran’da  TBMM, Misak-ı Millî üzerine yemin etti.<br />
11 Eylül 1920’de ise ülkede asayişi sağlamak ve meclis otoritesini kurmak için “İstiklâl Mahkemeleri Kanunu” çıkarıldı: Hiyanet-i Vataniye Kanunu, 4 aydır yürürlükte olduğu halde ülkede asayişssizlik, bozgunculuk ve askerden kaçmalar  sürmekte idi.. Bu durum karşısında daha etkin ve caydırıcı tedbirler gerekiyordu; Dr. Tevfik Rüştü Bey, asker kaçakları, bozguncu ve casusların ve çoğunlukla firarilerden kurulu çetelerin önlenebilmesi için “İhtilal Mahkemeleri”nin kurulmasını önerdi. Refik Şevki Bey bu fikre destek verdi, ancak isminin “İstiklal Mahkemeleri” olmasının daha uygun olacağını bildirdi. 2 Eylül 1920 tarihinde “Firar Ceraimini İrtikâp Edenler Hakkında Kanun Tasarısı” isimli yasa teklifi incelenmek üzere Mili Savunma encümenine verildi. Encümen bir karara varamadığı için Milli Savunma Bakanı Fevzi  Paşa (Çakmak), kanun önergesini meclise sundu.<br />
18 Eylül 1920 ile 17 Şubat 1921 tarihleri arasında Ankara, Eskişehir, Konya, Isparta, Sivas, Kastamonu, Pozantı ve Diyarbakır’da kurulan İstiklâl Mahkemeleri görev yaptı&#8230; 30 Temmuz 1921 ile Ekim 1923 tarihleri arasında da, Kastamonu, Konya, Samsun Yozgat İstiklâl Mahkemeleri kurulmuştur.<br />
Bu kanuna göre suç sayılan eylemler şunlardı:<br />
* Vatana ihanet, ayaklanma<br />
* Casusluk<br />
* Bozgunculuk ve aleyhte propaganda<br />
* Görevi kötüye kullanma<br />
* Halka eziyet ve baskı<br />
* Asker ailesine saldırı<br />
* Tekalif-i Milliye’den mal kaçırmak<br />
* Cinayet<br />
* Düşman işgalinin yarattığı koşullardan istifade edip kanunsuz hareketlerde bulunmak<br />
* Düşmana yardım ve düşmanla işbirliği<br />
* Düşman ordusununa katılmak<br />
Yine yasaya göre İstiklâl Mahkemeleri, meclisten seçilmek üzere üç kişiden oluşuyordu. İçlerinden biri başkan seçiliyordu; böylece Meclis’in yasama, yürütme yetkilerinin yanı sıra yargı yetkisini de üstlendiği görülmektedir.<br />
Meclisin yaptığı en önemli işlerden biri de yeni Anayasa’nın hazırlanarak kabulü olmuştur (20 Ocak 1921).<br />
* I. TBMM’nin özellikleri ve kararlarının önemi:<br />
1- TBMM, “Kurucu Meclis” özelliğindedir.<br />
2- Anadolu’da yeni bir devlet doğmaktadır.<br />
3- “Meclis Hükûmeti” uygulaması vardır.<br />
4- “Kuvvetler Birliği” ilkesi benimsenmiştir: Yasama ve yürütme yetkilerinden başka İstiklâl Mahkemeleri Kanunu’na dayanarak yargı yetkisi de TBMM’ye verilmiştir.<br />
5- Mustafa Kemal Paşa meclisin, hükûmetin ve yeni devletin başkanıdır.<br />
6- Meclis, ilk gün kabul ettiği önergeyle kuruluşunu ve yetkilerini belirlemiş ve devamlılığını vurgulamıştır.<br />
7- Anadolu’da “Millî Hâkimiyet” ilkesinin kurumlaştığı görülmektedir.</p>
<p>EK:1<br />
TEŞKİLÂTI ESASİYE KANUNU</p>
<p>Kanun No: 85<br />
Kabul Tarihi: 20 Kânun-ı Sani 1337 (20 Ocak 1921)<br />
Düstur, Üçüncü Tertip, Cilt 1, s.196-199.<br />
Ceride-i Resmiye, 1-7 Şubat 1337 (1921)</p>
<p>MADDE 1.- Hakimiyet bilâkaydü şart milletindir. İdare usulü, halkın mukadderatanı bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir.</p>
<p>MADDE 2.- İcra kudreti ve teşri salahiyeti milletin yegâne ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli ve temerküz eder.</p>
<p>MADDE 3.- Türkiye Devleti, Büyük Milleti Meclisi tarafından idare olunur ve hükûmeti &#8220;Büyük Millet Meclisi Hükûmeti&#8221; unvanını taşır.</p>
<p>MADDE 4.- Büyük Millet Meclisi, vilâyetler halkınca müntehap azadan mürekkeptir.</p>
<p>MADDE 5.- Büyük Millet Meclisinin intihabı iki senede, bir kere icra olunur. İntihap olunan azanın azalık müddeti iki seneden ibaret olup fakat tekrar intihap olunmak caizdir. Sabık heyet lâyik heyetin içtimaına kadar vazifeye devam eder. Yeni intihabat icrasına imkân görülmediği takdirde içtima devresinin yalnız bir sene temdidi caizdir. Büyük Millet Meclisi azasının herbiri kendini intihap eden vilâyetin ayrıca vekili olmayıp umum milletin vekilidir.</p>
<p>MADDE 6.- Büyük Millet Meclisinin heyeti umumiyesi teşrinisani iptidasında davetsiz içtima eder.</p>
<p>MADDE 7.- Ahkâmı şer&#8217;iyenin tenfizi, umum kavaninin vaz&#8217;ı, tadili, feshi ve muahede ve sulh akti ve vatan müdafaası ilânı gibi hukuku esasiye Büyük Millet Meclisine aittir. kavanin ve nizamat tanziminde muamelatı nasa erfak ve ihtiyacatı zamanaevfak ahkamı fıkhiye ve hukukiye ile adap ve muamelât esas ittihaz kılınır. Heyeti Vekilenin vazife ve mesuliyeti kanunu mahsus ile tayin edilir.</p>
<p>MADDE 8.- Büyük Millet Meclisi, hükümetin inkısam eylediği devairi kanunu mahsus mucibince intihap kerdesi olan vekiller vasitası ile idare eder. Meclis, icrai hususat için vekillere veçhe tayin ve ledelhace bunları tebdil eyler.</p>
<p>MADDE 9.- Büyük Millet Meclisi heyeti umumiyesi tarafından intihap olunan reis bir intihap devresi zarfında Büyük Millet Meclisi reisidir. Bu sıfatla Meclis namına imza vaz&#8217;ına ve Heyeti Vekile mukarreratını tasdika selâhiyettardır. İcra Vekilleri Heyet içlerinden birini kendilerine reis intihap ederler. Ancak Büyük Millet Meclisi reisi Vekiller Heyetinin de reisi tabiisidir.</p>
<p>İdare<br />
MADDE 10.- Türkiye, coğrafî vaziyet ve iktisadî münasebet noktai nazarından vilâyetlere, vilâyetler kazalara münkasem olup kazalar da nahiyelerden terekküp eder.</p>
<p>Vilâyet<br />
MADDE 11.- Vilâyet, mahalli umurda manevi şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir. Harici ve dahili siyaset, şer&#8217;î, adlî ve askerî umum, beynelmilel iktisadî münasebet ve hükûmetin umumî tekâlifi ile menafii birden ziyade vilâyete şâmil hususat müstesna olmak üzere Büyük Millet Meclisince vaz&#8217;edilecek kavanin mucibince Evkaf, Medaris, Maarif, Sıhhiye, İktisat, Ziraat, Nafia ve Muaveneti İçtimaiye işlerinin tanzim ve idaresi Vilâyet Şûralarının salâhiyeti dahilindedir.</p>
<p>MADDE 12.- Vilâyet Şûraları, vilâyetler halkınca müntehap azalardan mürekkeptir. Vilâyet Şûralarının içtima devresi iki senedir. İçtima müddeti senede iki aydır.</p>
<p>MADDE 13.- Vilâyet Şûrası, azası meyanında icra amiri olacak bir reis ile mutelif şuabatı idareye memur azadan teşekkül etmek üzere bir idare heyeti intihab eder. İcra selâhiyeti, daimi olan bu heyete aittir.</p>
<p>MADDE 14.- Vilâyette Büyük Millet Meclisinin vekili ve mümessili olmak üzere vali bulunur. Vali, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından tayin olunup, vazifesi devletin umumi ve müşterek vezaifini rüyet etmektir. Vali, yalnız devletin umumi vazaifile mahalli vezaif arasında tearuz vukuunda müdahale eder.</p>
<p>Kaza<br />
MADDE 15.- Kaza yalnız idarî ve inzibatî cüzü olup manevi şahsiyeti haiz değildir. İdaresi, Büyük Millet Meclisi Hükûmeti tarafından mansup ve valinin emri altında bir kaymakama mevdudur.</p>
<p>Nahiye<br />
MADDE 16.- Nahiye, hususi hayatında muhtariyeti haiz bir manevî şahsiyettir.</p>
<p>MADDE 17.- Nahiyenin bir şûrası, bir idare heyeti ve bir de müdürü vardır.</p>
<p>MADDE 18.- Nahiye şûrası, nahiye halkınca doğrudan doğruya müntehap azadan terekküp eder.</p>
<p>MADDE 19.- İdare heyeti ve nahiye müdür, nahiye şûrası tarafından intihap olunur.</p>
<p>MADDE 20.- Nahiye şûrası ve idare heyeti kazaî, iktisadî ve malî salâhiyeti haiz olup bunların derecatı kavanini mahsusa ile tayin olunur.</p>
<p>MADDE 21.- Nahiye, bir veya bir kaç köyden mürekkep olduğu gibi bir kasaba da bir nahiyedir.</p>
<p>Umumi müfettişlik<br />
MADDE 22.- Vilâyetler, iktisadî ve içtimaî münasebetleri itibariyle birleştirilerek, umumi müfettişlik kıtaları vücuda getirilir.</p>
<p>MADDE 23.- Umumî müfettişlik mıntıkalarının umumî surette asayişinin temini ve umum devair muamelatının teftişi, umumi müfettişlik mıntıkasındaki vilâyetlerin müşterek işlerinde ahengin tanzimi vazifesi umumi müfettişlere mevdudur. Umumi müfettişler Devletin umumi vezaifile mahallî idarelere ait vezaif ve mukarreratı daimi surette murakabe ederler.</p>
<p>Maddei münferide<br />
İşbu kanun tarihi neşrinden itibaren meri olur. Ancak elyevm münakit Büyük Millet Meclisi 5 Eylül 1336 tarihli nisabı müzakere kanununun birinci maddesinde gösterildiği üzere gayesinin husulüne kadar müstemirren müçtemi bulunacağı cihetle işbu Teşkilâtı Esasiye Kanunundaki 4&#8242;üncü, 5&#8242;inci, 6&#8242;ncı maddeler gayenin husulüne elyevm mevcut Büyük Millet Meclisi adedi mürettebinin sülüsanı ekseriyetle karar verildiği takdirde ancak yeni intihabdan itibaren meriyül icra olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/tbmm%e2%80%99nin-acilmasi-ve-ilk-faaliyetleri.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Atatürk Kronolojisi</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/atatur-kronolojisi.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/atatur-kronolojisi.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Mar 2010 22:26:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk kronolojik]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk'ün hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=287</guid>
		<description><![CDATA[•	19 Mayıs 1881 &#8211; Mustafa&#8217;nın Selanik&#8217;te doğuşu.
•	1893 &#8211; Mustafa&#8217;nın Selanik Askeri Rüştiyesi&#8217;ne kayıt olması ve öğretmeni Mustafa Efendi&#8217;nin kendisine &#8220;Kemal’’ adıyla çağırması.
•	1895 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Selanik Askeri Rüştiyesi&#8217;ni bitirerek Manastır Askeri İdadisine girmesi.
•	13 Mart 1899 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Manastır Askeri İdadisi&#8217;ni bitirerek İstanbul&#8217;da Harp Okulu&#8217;na girişi.
•	10 Şubat 1902 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Harp Okulu&#8217;nu teğmen rütbesiyle [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/ataturk.gif"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/03/ataturk-150x150.gif" alt="" title="ataturk" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-288" /></a>•	19 Mayıs 1881 &#8211; Mustafa&#8217;nın Selanik&#8217;te doğuşu.<br />
•	1893 &#8211; Mustafa&#8217;nın Selanik Askeri Rüştiyesi&#8217;ne kayıt olması ve öğretmeni Mustafa Efendi&#8217;nin kendisine &#8220;Kemal’’ adıyla çağırması.<br />
•	1895 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Selanik Askeri Rüştiyesi&#8217;ni bitirerek Manastır Askeri İdadisine girmesi.<br />
•	13 Mart 1899 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Manastır Askeri İdadisi&#8217;ni bitirerek İstanbul&#8217;da Harp Okulu&#8217;na girişi.<br />
•	10 Şubat 1902 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Harp Okulu&#8217;nu teğmen rütbesiyle bitirerek Harp Akademisi&#8217;ne geçmesi.<br />
•	11 Ocak 1905 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Kurmay Yüzbaşı olarak Harp Akademisi&#8217;nden mezun olması ve merkezi Şam&#8217;da bulunan Beşinci Ordu emrine verilmesi.<br />
•	Ekim 1905 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in bazı arkadaşlarıyla birlikte Şam&#8217;da gizli &#8220;Vatan ve Hürriyet Cemiyeti&#8221;ni kurması.<br />
•	20 Haziran 1907 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Kolağasılığına ( Kıdemli Yüzbaşı ) yükseltilmesi.<br />
•	13 Ekim 1907 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Selanik&#8217;te III. Ordu&#8217;ya atanması.<br />
•	Şubat 1908 &#8211; Atatürk&#8217;ün General Litzmann&#8217;dan çevirdiği &#8220;Takımın Muharebe Talimi&#8221; adlı -askerî eğitimle ilgili- kitabın Selânik&#8217;te yayımlanması.<br />
•	Haziran 1908 &#8211; Atatürk&#8217;e, III. Ordu Karargâhı&#8217;ndaki görevinin yanısıra Üsküp-Selânik arasındaki demiryolu müfettişliği görevinin de verilmesi.<br />
•	23 Temmuz 1908 &#8211; II. Meşrutiyet&#8217;in İlânı. </p>
<p>              1909 &#8211; 1914</p>
<p>•	15-16 Nisan 1909 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in 31 Mart (13 Nisan) ayaklanması üzerine Hareket Ordusu&#8217;nun kurmay başkanı olarak İstanbul&#8217;a hareket etmesi.<br />
•	6 Eylül 1909 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Selanik&#8217;te III. Ordu Piyade Subay Talimgahı Komutanı olması. (Aynı yıl içinde Kolağası rütbesiyle 38. Piyade Alayı komutanı olmuştur.)<br />
•	Mayıs 1910 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Mahmud Şevket Paşa&#8217;nın kurmay başkanı olarak Arnavutluk harekatında bulunması.<br />
•	Eylül 1910 &#8211; Fransa&#8217;da yapılan manevralara Türk Ordusu temsilcisi olarak katılması.<br />
•	13 Eylül 1911 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in İstanbul&#8217;a Genelkurmay&#8217;a nakledilmesi.<br />
•	27 Kasım 1911 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Trablusgarb&#8217;ta Binbaşılığa yükseltilmesi.<br />
•	22 Aralık 1911 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in İtalyan &#8211; Osmanlı Trablus Savaşı&#8217;nda Tobruk Taarruzu&#8217;nu başarıyla idare etmesi.<br />
•	25 Kasım 1912 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Bahrısefid Boğazı ( Çanakkale ) Kuva-yı Mürettebesi Harekat Şubesi Müdürlüğü&#8217;ne atanması.<br />
•	27 Ekim 1913 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Sofya Ataşemiliteri olması.<br />
•	1 Mart 1914 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Yarbaylığa yükseltilmesi. </p>
<p>            1915 &#8211; 1916</p>
<p>•	2 Şubat 1915 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Tekirdağ&#8217;da 19. Tümeni kurmaya başlaması. (25 Şubat 1915&#8242;te tümen kuruluşunu tamamlayarak Maydos&#8217;a gelmiştir.)<br />
•	25 Nisan 1915 &#8211; İtilaf devletlerinin Arıburnu&#8217;na asker çıkarmaları üzerine Mustafa Kemal&#8217;in tümeniyle düşmanı önleyerek durdurması.<br />
•	1 Haziran 1915 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Albaylığa yükseltilmesi.<br />
•	8-9 Ağustos 1915 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Anafartalar Grubu Komutanlığı&#8217;na atanması.<br />
•	10 Ağustos 1915 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in bizzat idare ettiği taarruzla Anafartalar cephesinde düşmanı geri atması.<br />
•	17 Ağustos 1915 &#8211; Mustafa   Kemal&#8217;in Kireçtepe&#8217;de zafer kazanması.<br />
•	21 Ağustos 1915 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in II. Anafartalar Savaşı&#8217;nı kazanması.<br />
•	14 Ocak 1916 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Edirne&#8217;de XVI. Kolordu Komutanlığı&#8217;na başlaması.<br />
•	1 Nisan 1916 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Mirlivalığa ( Tümgeneral ) yükselmesi.<br />
•	7-8 Ağustos 1916 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Bitlis ve Muş&#8217;u düşman elinden geri alması. </p>
<p>             1917 – 1918</p>
<p>•	7 Mart 1917 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Diyarbakır&#8217;daki II. Ordu Komutanlığı vekilliğine atanması.<br />
•	16 Mart 1917 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Diyarbakır&#8217;daki II. Ordu Komutanlığı&#8217;na asil olarak atanması.<br />
•	5 Temmuz 1917 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Halep&#8217;teki VII. Ordu Komutanlığı&#8217;na atanması.<br />
•	20 Eylül 1917 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in VII. Ordu Komutanı sıfatıyla memleketin ve ordunun durumunu açıklayan tarihi raporunu göndermesi.<br />
•	15 Ekim 1917 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in VII. Ordu Komutanlığı&#8217;ndan ayrılarak İstanbul&#8217;a dönmesi.<br />
•	15 Aralık 1917 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Veliaht Vahidettin ile Almanya&#8217;ya gitmesi.<br />
•	16 Aralık 1917 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;e &#8220;Birinci Rütbeden Kılıçlı Mecidi Nişanı&#8221; verilmesi.<br />
•	4 Ocak 1918 &#8211; Almanya gezisinden dönmesi.<br />
•	7 Ağustos 1918 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Filistin&#8217;de bulunan VII. Ordu Komutanlığı&#8217;na ikinci defa tayin olunması.<br />
•	26 Ekim 1918 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in komuta ettiği VII. Ordu Birlikleri tarafından düşman taarruzunun Haleb&#8217;in kuzeyinde bugünkü sınırlarımız üzerinde durdurulması.<br />
•	30 Ekim 1918 &#8211; Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında Mondros Mütarekesi imzalandı.<br />
•	31 Ekim 1918 &#8211; Osmanlı Devleti, Mondros Mütarekesi&#8217;nin yürürlüğe girmesiyle Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan çıktı.<br />
•	31 Ekim 1918 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Yıldırım Orduları Grubu Komutanı olması.<br />
•	13 Kasım 1918 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığı&#8217;nın lağvı üzerine İstanbul&#8217;a gelmesi. Ve denizde demirlemiş düşman filosunu gördüğünde, yaveri Cevat Abbas (Gürer) Bey&#8217;e ünlü sözünü söylemesi: &#8220;Geldikleri gibi giderler&#8221;. </p>
<p>             1919</p>
<p>•	30 Nisan 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in 9. Ordu Müfettişi olması.<br />
•	16 Mayıs 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Samsun&#8217;a gitmek üzere Bandırma Vapuru ile İstanbul&#8217;dan ayrılması.<br />
•	19 Mayıs 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Samsun&#8217;a çıkması.<br />
•	21-22 Haziran 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Amasya&#8217;dan yolladığı genelgeyle, milli kuvvetleri bir gaye ve bir teşkilat çevresinde toplamak amacıyla Sivas Kongresi&#8217;ni toplantıya çağırdı.<br />
•	26 Haziran 1919 &#8211; Amasya&#8217;dan Sivas&#8217;a hareketi.<br />
•	3 Temmuz 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Erzurum&#8217;a ilk gelişi.<br />
•	8-9 Temmuz 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in resmi görevinden ve askerlikten çekilmesi.<br />
•	23 Temmuz 1919 &#8211; Erzurum Kongresi&#8217;nin toplanması ve Mustafa Kemal&#8217;in Erzurum Kongresi&#8217;ne Başkan seçilmesi.<br />
•	4 Eylül 1919 &#8211; Sivas Kongresi&#8217;nin toplanması ve Mustafa Kemal&#8217;in Sivas Kongresi&#8217;ne Başkan seçilmesi.<br />
•	11 Eylül 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Heyeti Temsiliyesi Başkanlığı&#8217;na seçilmesi.<br />
•	20-22 Ekim 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in İstanbul&#8217;dan gelen Bahriye Nazırı Salih Paşa ile Amasya&#8217;da görüşmesi.<br />
•	7 Kasım 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in İstanbul&#8217;da toplanması kararlaştırılan Osmanlı Meclisi için Erzurum&#8217;dan milletvekili seçilmesi. ( TBMM&#8217;nin birinci dönemi için yapılan seçimde ve ondan sonraki seçimlerde Ankara&#8217;dan milletvekili seçilmiştir. )<br />
•	27 Aralık 1919 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Heyeti Temsiliye ile birlikte Ankara&#8217;ya gelmesi. </p>
<p>               1920 &#8211; 1921</p>
<p>•	16 Mart 1920 &#8211; İstanbul&#8217;un İtilaf Devletleri tarafından işgali üzerine Mustafa Kemal&#8217;in durumu bütün devletlere ve Millet Meclislerine protesto etmesi ve Ankara&#8217;da yeni bir Millet Meclisi toplama teşebbüsüne geçmesi.<br />
•	23 Nisan 1920 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Ankara&#8217;da Türkiye Büyük Millet Meclisi&#8217;ni açması.<br />
•	24 Nisan 1920 &#8211; TBMM&#8217;nin Mustafa Kemal&#8217;i başkanlığa seçmesi.<br />
•	11 Mayıs 1920 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in İstanbul Hükümetince ölüm cezasına çarptırılması.( Bu karar 24 Mayıs 1920&#8242;de Padişah tarafından onanmıştır. )<br />
•	13 Eylül 1920 &#8211; Mustafa Kemal tarafından hazırlanan Halkçılık programının Büyük Millet Meclisi&#8217;ne sunuluşu.<br />
•	5 Aralık 1920 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in İstanbul&#8217;dan gelen Osmanlı delegeleri İzzet ve Salih Paşa&#8217;larla Bilecik tren istasyonunda görüşmesi.<br />
•	17 Şubat 1921 &#8211; Mehmet Akif (Ersoy) tarafından yazılan &#8220;İstiklal Marşı&#8221; şiiri Hakimiyeti Milliye gazetesinde yayınlandı.<br />
•	1 Mart 1921 &#8211; Mehmet Akif&#8217;in (Ersoy), &#8220;İstiklal Marşı&#8221;, Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey tarafından Meclis&#8217;te ilk kez okundu ve sürekli alkışlarla karşılandı.<br />
•	12 Mart 1921 &#8211; İstiklâl Marşı&#8217;nın TBMM&#8217;de kabul edilmesi.<br />
•	12 Mart 1921 &#8211; Londra Konferansı sona erdi. İtilaf Devletleri barış teklif etti.<br />
•	10 Mayıs 1921 &#8211; Mustafa Kemal tarafından Büyük Millet Meclisi&#8217;nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu&#8217;nun kurulması ve kendisinin Grup Başkanlığı&#8217;na seçilmesi.<br />
•	13 Haziran 1921 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Fransız temsilcisi F. Bouillon ile Ankara&#8217;da görüşmesi.<br />
•	5 Ağustos 1921 &#8211; Büyük Millet Meclisi tarafından Mustafa Kemal&#8217;e Başkomutanlık görevinin verilmesi.<br />
•	23 Ağustos 1921 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in 22 gün 22 gece süren Sakarya Meydan Muharebesi&#8217;ni idareye başlaması.<br />
•	13 Eylül 1921 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in Sakarya Zaferi&#8217;ni kazanması.<br />
•	19 Eylül 1921 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;e Büyük Millet Meclisi tarafından müşirlik (mareşallik) rütbesinin ve Gazi ünvanının verilmesi. </p>
<p>              1922 &#8211; 1923</p>
<p>•	26 Ağustos 1922 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Kocatepe&#8217;den Büyük Taarruz&#8217;u idareye başlaması.<br />
•	30 Ağustos 1922 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Dumlupınar&#8217;da Başkomutanlık Meydan Savaşı&#8217;nı kazanması.<br />
•	10 Eylül 1922 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in İzmir&#8217;e girişi.<br />
•	1 Kasım 1922 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in teklifi üzerine Büyük Millet Meclisi&#8217;nin saltanatın kaldırılmasına karar vermesi.<br />
•	14 Ocak 1923 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in annesi Zübeyde Hanım&#8217;ın İzmir&#8217;de ölümü.<br />
•	29 Ocak 1923 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in İzmir&#8217;de Latife (Uşaklıgil) Hanım&#8217;la evlenmesi. ( 5 Ağustos 1925&#8242;te ayrılmışlardır.)<br />
•	17 Şubat 1923 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in İzmir&#8217;de ilk Türkiye İktisat Kongresi&#8217;ni açması.<br />
•	24 Mart 1923 &#8211; Mustafa Kemal Paşa, Time Dergisi&#8217;ne kapak oldu.<br />
•	13 Ağustos 1923 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in ikinci defa Büyük Millet Meclisi Başkanlığı&#8217;na seçilmesi.<br />
•	11 Eylül 1923 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Halk Partisi&#8217;ni kurması.<br />
•	29 Ekim 1923 &#8211; Cumhuriyetin İlânı ve Gazi Mustafa Kemal&#8217;in ilk Cumhurbaşkanı seçilmesi. </p>
<p>               1924 &#8211; 1930</p>
<p>•	1 Mart 1924 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Büyük Millet Meclisi&#8217;ni açışı ve Halifeliğin kaldırılması ile öğretimin birleştirilmesi gereğini konuşmasında belirtmesi.<br />
•	23 Ağustos 1925 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Kastamonu&#8217;da ilk defa şapka giymesi.<br />
•	3 Ekim 1926 &#8211; İstanbul&#8217;da Sarayburnu&#8217;nda Mustafa Kemal&#8217;in ilk heykelinin dikilmesi.<br />
•	1 Temmuz 1927 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Cumhurbaşkanı sıfatıyla ilk defa İstanbul&#8217;a gelmesi.<br />
•	15-20 Ekim 1927 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in CHP İkinci Kurultayı&#8217;nda tarihi büyük nutkunu söylemesi.<br />
•	28 Ekim 1927 &#8211; Türkiye&#8217;de ilk kez nüfus sayımı yapıldı. O tarihteki nüfusumuzun 13.650.000 olduğu belirlendi.<br />
•	1 Kasım 1927 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in ikinci defa Cumhurbaşkanlığı&#8217;na seçilmesi.<br />
•	4 Kasım 1927 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Ankara Etnografya Müzesi önünde ve Yenişehir&#8217;de dikilen heykellerinin açılışı.<br />
•	10 Nisan 1928 -Anayasa değişikliği yapılarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Lâik bir devlet haline getirildi.<br />
•	20 Mayıs 1928 &#8211; Afgan Kralı Amanullah Han&#8217;ın Gazi Mustafa Kemal&#8217;i Ankara&#8217;da ziyareti.<br />
•	24 Mayıs 1928 &#8211; Uluslararası rakamların kullanılmasıyla ilgili yasa çıkartıldı.<br />
•	28 Mayıs 1928 &#8211; &#8220;Millet Mektepleri&#8221; açıldı. Türk vatandaşlığı yasası çıkartıldı.<br />
•	9-10 Ağustos 1928 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Sarayburnu&#8217;nda Türk harfleri hakkındaki nutkunu söylemesi.<br />
•	1 Kasım 1928 -Yeni Türk Harfleri&#8217;nin kabul ve uygulanmasıyla ilgili yasa TBMM&#8217;si tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.<br />
•	5 Ocak 1929 &#8211; TBMM&#8217;ce çıkartılan bir yasa ile Anadolu-Bağdat, Mersin, Tarsus, Adana demir yolları ile Haydarpaşa Limanı satın alındı.<br />
•	3 Nisan 1930 &#8211; Menemen&#8217;de Cumhuriyete karşı ayaklanma yapıldı. Öğretmen yedeksubay Kubilây bu olayda şehit edildi. </p>
<p>             1931 &#8211; 1935</p>
<p>•	1931 &#8211; Halkevleri kuruldu.<br />
•	12 Nisan 1931 &#8211; Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Tarih Kurumu&#8217;nun kurulması.<br />
•	4 Mayıs 1931 &#8211; Mustafa Kemal&#8217;in üçüncü defa Cumhurbaşkanlığı&#8217;na seçilmesi.<br />
•	12 Haziran 1932 &#8211; Irak Kralı Emir Faysal&#8217;ın Ankara&#8217;da Mustafa Kemal&#8217;i ziyareti.<br />
•	12 Temmuz 1932 &#8211; Gazi Mustafa Kemal tarafından Türk Dil Kurumu&#8217;nun kurulması.<br />
•	4 Ekim 1933 &#8211; Yugoslavya Kralı Aleksandre&#8217;nin Gazi Mustafa Kemal&#8217;i İstanbul&#8217;da ziyareti.<br />
•	26 Ekim 1933 &#8211; Türk kadınlarına köy ihtiyar heyetlerine seçilme ve seçme hakkı tanındı.<br />
•	29 Ekim 1933 &#8211; Gazi Mustafa Kemal&#8217;in Cumhuriyet&#8217;in onuncu yıldönümü dolayısıyla tarihi nutkunu söylemesi.<br />
•	16 Haziran 1934 &#8211; İran Şehinşahı Rıza Pehlevi&#8217;nin Gazi Mustafa Kemal&#8217;i Ankara&#8217;da ziyareti.<br />
•	21 Haziran 1934 &#8211; Soyadı Yasası kabul edildi. Bütün Türk yurttaşlarının öz adından başka bir soyadı taşımaları zorunlu hale getirildi.<br />
•	24 Kasım 1934 &#8211; Büyük Millet Meclisi&#8217;nin Mustafa Kemal&#8217;e ATATÜRK soyadını veren kanunu kabul etmesi. </p>
<p>•	3 Aralık 1934 &#8211; Hangi dinden olursa olsun, ülkemizde din adamlarının mâbet ve âyinler dışında dinsel giysi kullanmaları yasaklandı.<br />
•	5 Aralık 1934 &#8211; Anayasa değişikliği yapılarak, Türk kadınlarına milletvekili seçme ve seçilme hakkı verildi.<br />
•	1 Mart 1935 &#8211; Atatürk&#8217;ün dördüncü defa Cumhurbaşkanı seçilmesi.<br />
1936 &#8211; 1937<br />
•	20 Temmuz 1936 &#8211; Montreux Boğazlar Sözleşmesi imzalandı. Boğazlar tamamiyle Türk egemenliğine geçti. Türk askeri, &#8220;gayri askeri&#8221; adı verilen yerlere girdi.<br />
•	4 Eylül 1936 &#8211; İngiltere Kralı Edward VIII.&#8217;nin İstanbul&#8217;da Atatürk&#8217;ü ziyareti.<br />
•	11 Haziran 1937 &#8211; Atatürk&#8217;ün, çiftliklerini Devlete ve bir kısım gayrimenkullerini Ankara Belediyesi&#8217;ne bağışlaması.<br />
•	27 Ocak 1937 &#8211; Hatay&#8217;ın Bağımsızlığı, Milletler Cemiyeti tarafından kabul edildi.<br />
•	5 Şubat 1937 &#8211; TBMM&#8217;nin aldığı bir kararla, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası&#8217;na: &#8220;cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, lâiklik, devrimcilik&#8221; ilkeleri kondu.<br />
•	28 &#8211; 29 Ekim 1937 -Atatürk, son kez Ankara&#8217;da Cumhuriyet Bayramı törenlerine katıldı.<br />
1938 &#8211; &#8230;<br />
•	14 Ocak 1938 &#8211; Türkiye, Irak, İran, Afganistan arasında kurulan &#8220;Sâdâbat Paktı&#8221;, TBMM tarafından onaylandı.<br />
•	30 Mart 1938 &#8211; Atatürk&#8217;ün hastalığı hakkında Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğince ilk defa resmi tebliğ yayınlanması.<br />
•	19 Mayıs 1938 &#8211; Atatürk, son kez 19 Mayıs Gençlik ve Spor Bayramı gösterilerini izledi. Rahatsız olmasına karşın Hatay sorunuyla ilgili güney gezisine çıktı.<br />
•	19 Haziran 1938 &#8211; Romanya Kralı Karol II&#8217;nin Atatürk&#8217;ü İstanbul&#8217;da ziyareti.<br />
•	5 Eylül 1938 &#8211; Atatürk&#8217;ün vasiyetnamesini yazması.<br />
•	16 Ekim 1938 &#8211; Atatürk&#8217;ün hastalık durumu hakkında günlük resmi tebliğler yayımına başlanması.<br />
•	10 Kasım 1938 &#8211; Büyük Ata’nın Ölümü<br />
•	21 Kasım 1938 &#8211; Atatürk&#8217;ün cenazesinin Etnografya Müzesi&#8217;ndeki geçici kabre törenle konulması.<br />
•	28 Kasım 1938 &#8211; Atatürk&#8217;ün Vasiyetnamesi&#8217;nin açılması.<br />
•	10 Kasım 1953 &#8211; Atatürk&#8217;ün nâşının, Etnografya Müzesi&#8217;ndeki geçici kabrinden Anıtkabir&#8217;e nakledilmesi.<br />
•	5 Eylül 1973 &#8211; Başbakanlığa bağlı Devlet Film Arşivi’nin İstanbul&#8217;daki deposunda çıkan yangında Atatürk ile ilgili tek kopyalı filmlerin tamamı ile çok sayıda başka belge yandı.<br />
•	1981 &#8211; UNESCO&#8217;nun aldığı bir kararla Atatürk&#8217;ün doğumunun 100. yılının bütün dünyada ATATÜRK YILI olarak kutlanması.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/atatur-kronolojisi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Tiyatronun Gelişimi (Komedi-Trajedi)</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/tiyatronun-gelisimi-komedi-trajedi.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/tiyatronun-gelisimi-komedi-trajedi.html#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Feb 2010 19:51:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[komedi]]></category>
		<category><![CDATA[komedya]]></category>
		<category><![CDATA[tiyatro]]></category>
		<category><![CDATA[tragedya]]></category>
		<category><![CDATA[trajedi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=271</guid>
		<description><![CDATA[Trajedi, insan oğlunun kendini  ve çevresini tanımasını, gücünü tartmasını ve daha iyi için savaş vermesini konu edinirken, komedyaTiyatronun başlangıcında trajedi (tragedya) ve komedi (komedya)  türleri kesinlikle birbirinden ayrılmıştı. Bu ayrım klasik dönemin sonlarına dek sürdürüldü. Modern tiyatroda ise böylesine kesin bir tür ayrımı yapılmıyor. Güldürü ve ağlatı öğeleri yan yana kullanılabiliyor. Ya da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Trajedi</strong>, insan oğlunun kendini  ve çevresini tanımasını, gücünü tartmasını ve daha iyi için savaş vermesini konu edinirken,<strong> komedya</strong><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/tiyatro.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/tiyatro-150x150.jpg" alt="" title="tiyatro" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-272" /></a>Tiyatronun başlangıcında trajedi (tragedya) ve komedi (komedya)  türleri kesinlikle birbirinden ayrılmıştı. Bu ayrım klasik dönemin sonlarına dek sürdürüldü. Modern tiyatroda ise böylesine kesin bir tür ayrımı yapılmıyor. Güldürü ve ağlatı öğeleri yan yana kullanılabiliyor. Ya da trajedinin seyirciyi sahneyle özleştirici heyecanları ile komedyanın sahneyi uzak açıdan değerlendirici düşüncesi iç içe sunulabiliyor. Bununla birlikte temelde ağlatıcı olanla güldürücü olan iki ayrı yaşam ilkesini temsil ederler. Doğanın üretici ve yaşatıcı ilkesi ile insanın aklının geliştirici ve değiştirici ilkeleridir bunlar. Tiyatronun kaynağı olan ritüellerde bu ilk ilke birlikte kutsanır, ilkel insanlar, doğayı taklit ettikleri ve onu etkileyemeye çalıştıkları büyü törenlerinde bir yandan doğal güce saygı gösterirken, bir yandan da bu gücü kendi yararlarına yöneltmeye çalışırlar. Onun için bu törenlerde doğaya karşı girişilen işlerin acılı serüvenlerinden sonra, doğayla uyum kurmanın sevinci yansıtılır, işte tiyatro bu büyü törenlerinde doğanın gizemli farlığını kutsamak ve ona egemen olmak için yapılan taklitli oyunlardan doğmuştur.  Onun içinde hem savaşın korkusunu ve acısını tattırır, hem barışın güvenini ve sevincini yaşatır. </p>
<p>Taklitli oyunlar dinsel törenin bir parçası olmaktan çıkıp, bağımsız bir sanat dalı olarak gelişince büyüsel törenin bu ikili işlevi iki ayrı oyun türünde sürdürülür: Trajedi ve komedi. İnsanın doğal ve toplumsal güçleri içinde duyup onlarla pekişmesini ele aldı. Trajedinin dile getirdiği savaş, acı ve göz yaşı getiriyor, kurban gerektiriyordu, insanoğlu üstün güçlere karşı giriştiği kavgadan yenik ama yılmamış olarak çıkıyordu. Atılımı kutsal fakat sonucu acıklı idi. Onun için trajedi tanımında bu tür oyunların mutlu başlaması, sonra yıkımla sona ermesi koşulu kondu. Komedi ise insanın uyu kurma gücünü simgeliyordu. Kendine ve kendi kaynağına güvenmenin sevincini duyuruyor, güldürüyordu.</p>
<p>Sonraları gülme iki yönlü gelişti: iyilikle, uyumla ve güvenle dolu olarak sevinçten gülme ile, bu uyuma ayak uyduramayanlara, eksikli ve kusurluya alayla gülme. Böylece yaşam sevincinin sonucu olan hoşgörüye, eleştirinin sonucu olan hoşgörü birbirine karıştı. Komedi bazen doğa ile, toplumla birlik olmanın sevincini duydu güldü, bazen doğaya ve topluma karşı güleninin, güçsüz ve aykırı olanın sakarlığını gördü güldü. Hem evcil ilişkileri sağlamlaştırmak için gelenekleri koruma görevini yüklendi, hem de ilişkileri sağlıksız bir biçimde zorlayan, töreleri, adetleri taşladı;  Bir yandan sevgiyi, aşkı kutsarken, bir yandan bu doğal heyecanları çarpıtan, yozlaştıran hoppalıkları tefe tuttu.</p>
<p>Komedi bu nitelikleri ile her zaman büyük toplulukların malı oldu, halkın özverisi ile beslenip gelişti.<br />
                                                                                                                                                        SEVDA ŞENER</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/tiyatronun-gelisimi-komedi-trajedi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Makale &#8211; Fıkra &#8211; Söyleşi &#8211; Deneme</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/makale-fikra-soylesi-deneme.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/makale-fikra-soylesi-deneme.html#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 16 Feb 2010 16:27:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[deneme]]></category>
		<category><![CDATA[fıkra]]></category>
		<category><![CDATA[makale]]></category>
		<category><![CDATA[söyleşi]]></category>
		<category><![CDATA[yazı türleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=264</guid>
		<description><![CDATA[Düşünsel yazın türlerinden makale, fıkra, söyleşi ve denemeyi Rauf Mutluay şöyle tanımlıyor:
Bir konuda okuyucuyu aydınlatmak, öğretmek amacıyla ve edebiyat özeni olmadan da yazılabilen uzun yazılara MAKALE denir. Makalelerde amaç, düşünce yaratmaktan çok bilgi vermek olduğu için değişik benzerlerine her çağda, her alanda rastlanabilir.
FIKRA, gazetelerde sürekli yazanların, günlük olayları yorumlayıp değerlendirmek amacıyla yayımladıkları kısa, özlü, etkili, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/makale.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/makale-150x150.jpg" alt="" title="makale" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-265" /></a>Düşünsel yazın türlerinden makale, fıkra, söyleşi ve denemeyi Rauf Mutluay şöyle tanımlıyor:<br />
Bir konuda okuyucuyu aydınlatmak, öğretmek amacıyla ve edebiyat özeni olmadan da yazılabilen uzun yazılara<strong> MAKALE</strong> denir. Makalelerde amaç, düşünce yaratmaktan çok bilgi vermek olduğu için değişik benzerlerine her çağda, her alanda rastlanabilir.<br />
<strong>FIKRA</strong>, gazetelerde sürekli yazanların, günlük olayları yorumlayıp değerlendirmek amacıyla yayımladıkları kısa, özlü, etkili, kamuoyunu etkilendirmek için ölçülü bir mizah bakışıyla iğneleyici yollardan gerçeğe yöneldikleri düşünce yazısıdır.<br />
<strong>SÖYLEŞİ</strong>, çok kesin olmayan bir düşünce konusunda konuşma edasıyla ve gizli diyaloglarla beslenerek yazılmış ürünlerdir. Kesin kuralları olmamakla, denemenin gittikçe genişleyen sınırları içine girmekle birlikte çoğunlukla anılar ve izlenimler karışımıdır.<br />
<strong>DENEME</strong>, makale gibi bilgi vermek için değil, düşünce yaratmak, kuşku doğurmak, doğruya giden yolları araştırıp buldurmak amacıyla gerçek düşünce yazılarıdır. Bilimsel gerçekler dışında hemen bütün konuları içerir. Deneme yazarı, kesin yargılara saplanmayan çok yanlılıkla işlediği konunun gerçeğini arar, bilgileri yoklar, karşılaştırmalar yapar, alıntılara dayanır, okuyucuyla gizli bir konuşma içinde asıl gerçeğe doğru yaklaşmaya çalışır; fakat bir şeyi kanıtlamaz. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/makale-fikra-soylesi-deneme.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Okuma Zevki Nasıl Gelişebilir?</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/okuma-zevki-nasil-gelisebilir.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/okuma-zevki-nasil-gelisebilir.html#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2010 13:34:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[Çetin Altan]]></category>
		<category><![CDATA[Dostoyevski]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Suç ve Ceza]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=251</guid>
		<description><![CDATA[ Usta yazarlarımızdan Çetin Altan bu yazısıyla sizlere okumaktan zevk almanın haritasını veriyor.
Bir şeyler öğrenmek için bir şeyler okumak isteyenler, genellikle şu soruyu sorarlar: Önce nereden başlamalıyım?
Okuma alışkanlığı olmayanların, daha ilk sayfasında sıkılmaya başlayacakları kitaplarla, okuma merakını genişletmelerine imkan yoktur.  Bu nedenle ‘Önce nereden başlayayım?’ sorusuna hep aynı cevabı veririm: Okuma zevkinin tadına varmakla… [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/cetin_altan27011.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/02/cetin_altan27011-150x150.jpg" alt="" title="cetin_altan2701" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-252" /></a> Usta yazarlarımızdan Çetin Altan bu yazısıyla sizlere okumaktan zevk almanın haritasını veriyor.</p>
<p>Bir şeyler öğrenmek için bir şeyler okumak isteyenler, genellikle şu soruyu sorarlar: Önce nereden başlamalıyım?<br />
Okuma alışkanlığı olmayanların, daha ilk sayfasında sıkılmaya başlayacakları kitaplarla, okuma merakını genişletmelerine imkan yoktur.  Bu nedenle ‘Önce nereden başlayayım?’ sorusuna hep aynı cevabı veririm: Okuma zevkinin tadına varmakla… Okullarda gözden kaçan bir konudur bu.</p>
<p>Öğrencide okuma zevkinin gelişip gelişmemesinden çok, öğrencinin bir şeyler öğrenmesine önem verilir… Hatta öğrenciye, sıkıntıdan çatlayıp patlasa da, mutlaka okuma önerilir. Öğrenci de okulu bitirir bitirmez, bütün kitaplarını yakacağına yemin eder. </p>
<p>Oysa okuma zevki, okuma tiryakiliğine, okuma tiryakiliği de okuma disiplinine dönüşmedikçe, sistemli bir bilgi birikimine gidebilmek kolay değildir.<br />
Peki, ama okuma zevki nasıl gelişir? Okuma zevki kişinin kendi düzeyine ve eğilimine uygun romanların özenli yazılmış olanlarını okumasıyla gelişir. Diyelim ki, okulda çekimsiz ve albenisiz kitaplardan nefret etmiş yirmi beş yaşlarında genç bir adam, dünyayı daha iyi anlayabilmek için yavaş yavaş bir şeyler öğrenme gereğini duyuyor… Bu genci okulda nefret ettiği kitaplara benze kitaplarla okuma zevkinin içine çekemeyiz…</p>
<p>O ise okuma zevkine varmadan, doğru dürüst bir şeyler öğrenme olanağının bulunmadığından habersizdir. Yeniden kendini açmayan kitapları karıştırmaya başlayacak ve hiçbirini bitiremeyecektir. Sonra da kitap okuyamama nedenini zamansızlığa bağlayacaktır.</p>
<p>Bu gencin önce iyi yazılmış polisiye romanlar okumayı denemesi yerinde olur. Klasiklere yönelmeden iyi yazılmış polisiye romanlarla kötü yazılmış olanlarını ayıracak düzeye gelmelidir. Polisiye roman tutkusundan çok kolay geçilir Dostoyeski’nin ‘Suç ve Ceza’sı ile ‘Budala’ sına. Ondan da Tolstoy’un ‘Kreutzer Sonatı’na…</p>
<p>Böyle bir başlangıç, gene hem okuma zevkini verecek hem de kendisini, kendisine karşı sadece polisiye romanlar okuyan biri olma ezikliğinden kurtaracktır.<br />
Ayda bir-iki iyi yazılmış polisiye roman okuma koşuluyla, bir kez Dostoyevski’ye geçildi mi, edebiyat tutkusu kıpırdamaya başlar. Ondan sonra Balzac, Zola, Flaubert ve Stendhal daha kolay okunur.</p>
<p>Aynı zamanda sevilen kitapların yazarlarıyla da haşır neşir olmak, yaşamlarını, yaşadıkları dönemleri, serüvenlerini öğrenmek, kişide yeni ufuklar açmaya başlar… Böylece okuduğu şeyleri yerli yerine daha kolay oturtur…</p>
<p>Hiçbir zorlama yapmadan sevilen kitaplardan yirmi-otuz cildi bitirdikten sonra yapılacak ilk deneme, bir inceleme kitabıyla flörte başlamaktır. Örneğin üç-dört cilt Dostoyevski okumuş biri ola ki Andre Gide’in ‘Dostoyevski’ incelemesinden beklemediği bir tat alacaktır ve görecektir ki her şeyi bilir geçinen birçok arkadaşı, temelde bazı konuları konuştukları kadar bilmemektedirler… Bu da hem gencin kendine karşı güvenini, hem de seçtiği yolun verimliliğine olan inancını arttıracaktır…</p>
<p>19. yüzyıl klasikleriyle yirminci yüzyılın ilk yarısındaki modernler az çok harmanlandıktan sonra, 18 yüzyıl düşünürleriyle uğraşma zor gelmez. Ve üç yıl içinde elli kitapta yeterli bir düzeye erişilmiş olunur. Ondan sonra gerek eski Yunan’ı, gerekse on altıncı ve on yedinci yüzyılları, gerek modern düşünce akımlarını izlemek kolaylaşır…</p>
<p>Böyle küçük bir birikimden geçmeden en çetrefilli kitaplarla kestirmeden en yeniyi öğrenmeye kalkmak olanağı yoktur. Bu tür kurnazlıklar, çok çabuk getirir cezasını… Kişi yarım yamalak anladığı görüşleri, birbirine karıştırarak her fırsatta saçmalamaya ve hazmedemediği konuların altında ezilmeye başlar… Bu da kendini sinirli, sert ve çekilmez yapar…</p>
<p>Öğrenmekte en büyük kural, bilgi satma yarışına hazırlık değil, gerçekten okuduğundan zevk almaktır. Henüz o düzeye gelinmediyse, hemen o kitap bırakılıp daha hafif kitaplara geçilmelidir…</p>
<p>Aşağı yukarı toplamı elli kitabı geçmeyen üç yıllık bir okumayla başlama döneminde, Türk romancıları da savsaklanmamalıdır…  Arada sırada Türk edebiyatıyla ilgili yapıtları karıştırmak da okuma biriktirme yeni bir çeşni  verecektir…<br />
Kitap elden düşürülmeyecek kadar  kişiye çekici geldiğinde yarar sağlar… Ikına sıkıla, uyuklaya, uyuklaya bunala okunan şeylerden pek bir sonuç çıkmaz.<br />
Önce sadece anlayabildiğini okuyacak, anlayamadığını da anlayabildiğin zaman okuyacaksın… Okumuş görünmek için okumaya zorlamak kadar kişiyi okumadan soğutan bir yöntem bulunamaz…</p>
<p>Bizde okuma eğiliminin azlığı, kişileri önce kendi düzeylerine uygun kitaplarla okuma zevklerini geliştirememelerindendir…<br />
Okuma tiryakiliği romanla, roman tiryakiliği de iyi polisiye romanlarla başlar. Edebiyat öğretmeni olsam, hiç roman okumamış bir çocuğa önce neyi okumasını önerirdim biliyor musunuz, Gaston Leroux’un ‘Sarı Odanın Esrarı’… Onu okuyup da zevk almayan çocuk olamaz… Bir kez o zevk alındı mı, arkası çorap söküğü gibi gelir… </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/okuma-zevki-nasil-gelisebilir.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı- Tanzimat, Servet-i Fünun, Fecr-i Ati, Milli Edebiyat, Cumhuriyet Dönemi</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/bati-etkisindeki-turk-edebiyati-tanzimat-servet-i-funun-fecr-i-ati-milli-edebiyat-cumhuriyet-donemi.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/bati-etkisindeki-turk-edebiyati-tanzimat-servet-i-funun-fecr-i-ati-milli-edebiyat-cumhuriyet-donemi.html#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 27 Jan 2010 15:21:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[batı etkisindeki türk edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet dönemi edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[destan]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[fecr-i ati dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[milli edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[roman]]></category>
		<category><![CDATA[servet-i fünun dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[tanzimat dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk destanları]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=214</guid>
		<description><![CDATA[BATI ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI
Osmanlı Devleti’nin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan Avrupa’nın gerisinde kalması devlet büyüklerini bazı tedbirler almaya zorlamış, bu alanlarda Avrupa’nın nasıl geliştiğinin öğrenilmesi için bazı gençler oraya eğitime gönderilmişti. Avrupa’ya, özellikle Fransa’ya giden gençler oradaki edebiyata hayran kalmış ve dönüşlerinde, gördükleri yenilikleri Türk edebiyatında uygulamaya başlamışlardır.
Değişiklikler önce siyasi alanda görülmüş ve 1839 yılında [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/01/051220091343550032305_2.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/01/051220091343550032305_2-150x150.jpg" alt="" title="051220091343550032305_2" width="150" height="150" class="alignleft size-thumbnail wp-image-215" /></a><strong>BATI ETKİSİNDEKİ TÜRK EDEBİYATI</strong></p>
<p>Osmanlı Devleti’nin siyasi, askeri ve ekonomik açıdan Avrupa’nın gerisinde kalması devlet büyüklerini bazı tedbirler almaya zorlamış, bu alanlarda Avrupa’nın nasıl geliştiğinin öğrenilmesi için bazı gençler oraya eğitime gönderilmişti. Avrupa’ya, özellikle Fransa’ya giden gençler oradaki edebiyata hayran kalmış ve dönüşlerinde, gördükleri yenilikleri Türk edebiyatında uygulamaya başlamışlardır.<br />
Değişiklikler önce siyasi alanda görülmüş ve 1839 yılında Gülhane Hatt-ı Hümayunu ilan edilmiştir. Bu fermanın en önemli yönü “insan haklarının korunacağını” garanti altına almasıydı. Bundan sonra değişmeler birbirini izlemiş, özellikle 1860&#8242;tan sonra artık geri dönülmez bir yol açılmıştır. Sonuçta belli dönemler halinde günümüze kadar süren yeni bir edebiyat başlamıştır. Bu dönemleri şu şekilde sıralayabiliriz:<br />
<strong><br />
A- Tanzimat Dönemi<br />
B- Servet-i Fünun Dönemi<br />
C- Fecr-i Ati Dönemi<br />
D- Milli Edebiyat Dönemi<br />
E- Cumhuriyet Dönemi</strong></p>
<p><strong>A &#8211; TANZİMAT DÖNEMİ EDEBİYATI</strong></p>
<p>Bu dönem ilk özel gazete olan Tercüman-ı Ahval gazetesinin yayın hayatına atılmasıyla başlar. Bundan önce yayınlanan Takvim-i Vekayi (1831) resmi bir gazeteydi.<br />
Ceride-i Havadis (1840) ise yarı resmi bir gazete sayılırdı. İlk özel gazetenin çıkışıyla Batılı edebiyatı benimseyen sanatçılar bir yayın organına kavuşmuş oldular ve fikirlerini halka daha kolay anlatıp, savundukları görüşlere uygun eserler vermeye başladılar. </p>
<p><strong>I. DÖNEM TANZİMATÇILAR<br />
</strong><br />
Şinasi, Ziya Paşa, Namık Kemal’in oluşturduğu bu dönemde, sanat halka ulaşmakta bir araç olarak görülmüş, onun asıl görevinin “faydalı olmak” olduğu savunulmuştur.<br />
Faydalı olmayan sanatın boş bir uğraş olduğu düşüncesiyle güzellik ikinci plana itilmiştir. Tanzimat anlayışı dendiğinde çoğu zaman I. dönem kastedilmektedir. Bu dönem sanatçılarını inceleyelim:</p>
<p>ŞİNASİ<br />
ZİYA PAŞA<br />
NAMIK KEMAL</p>
<p><strong>II. DÖNEM TANZİMATÇILAR</strong></p>
<p>Halk için sanat, sade dil için sanat, vatan için, hürriyet için sanat amacıyla çalışan birinci tanzimatçılar sanatı memleketin siyasi hayatıyla birleştirme yoluna gitmişlerdi. II. Dönemdekiler ise sanat için sanat anlayışına daha yakın ve daha bağlı bulunuyorlardı. Mümkün olduğunca siyasi ideolojilerden uzak duruyor, hiç olmazsa bu sahada aktif faliyette bulunmuyorlardı. Bunlar Batılı edebiyatın vasıflarına daha uygun eserler veriyorlardı. II. dönemin sanatçıları olan Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamit Tarhan ve Sami Paşazade Sezai’yi ayrıntılarıyla görelim.</p>
<p><strong>Şimdi Tanzimat edebiyatının genel özelliklerini maddeler halinde belirleyelim.</strong><br />
1. O güne dek şiire girmeyen eşitlik, özgürlük adalet fikirleri, şiirin temel konusu olmuştur.<br />
2. Şiirde biçim değişikliğine pek gidilmemiş, aruz ölçüsü, nazım şekilleri, beyit nazım birimi kullanılmıştır. Ancak II. dönem Tanzimatçılarda az da olsa değişmeler vardır.<br />
3. Dilde sadeleşme istenmiş ancak yeterince başarılamamıştır.<br />
4. O güne dek edebiyatımızda görülmeyen, roman, hikaye, makale gibi nesir türleri kullanılmıştır.<br />
5. I. dönemde toplum için sanat; II. dönemde sanat için sanat görüşü hakimdir.<br />
6. I. dönemdekiler daha çok Romantizm’in, II. dönemdekiler Realizm’in tesiri altındadır.<br />
7. Tiyatro türü özel bir önem kazanmış, tiyatro bir eğitim yuvası olarak görülmüştür.<br />
8. Tanzimatçıların çoğu devlet adamıdır. Bu yüzden siyasetle sürekli iç içe bulunmuşlardır. Bu da onların edebi özelliklerini etkilemiştir.<br />
9. Batı edebiyatına, özellikle Fransız edebiyatına büyük ilgi gösterilmiş, birçok Fransızca eser Türkçeye çevrilmiştir.</p>
<p><strong>B &#8211; SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI<br />
</strong><br />
Bu edebiyat Recaizade Mahmut Ekrem’in yol göstermesiyle, Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan gençler tarafından yürütülen bir harekettir. 1895 yılında Tevfik Fikret’in bu derginin yazı işleri müdürlüğüne getirilmesiyle başlar.<br />
Bir diğer adı da Edebiyat-ı Cedide olan bu dönemin ana karakteri çağdaş Fransız edebiyatına benzer eserler vermektir. Örnek edindikleri Fransız sanatkarları ise Realist ve Naturalistlerdir. Aynı grubun şiirde yaptığı yenilikler Parnas ve Sembolist şairlerden izler taşır.<br />
Servet-i Fünuncular kendilerinden öncekileri Avrupa’yı yeterince takip etmemekle, ilkel ve yetersiz olmakla suçlamışlardır. Divan edebiyatını çoğu kez bilmedikleri için, küçük görüyorlardı.<br />
Servet-i Fünuncuların diğer önemli özellikleri ise çok az bir topluluğa seslenebilmeleridir. Gerek dil anlayışları, gerekse sanata bakışları onların bir salon edebiyatı oluşturmalarına neden olmuştur.</p>
<p><strong>Şimdi de Servet-i Fünun Edebiyatının özelliklerini maddeler halinde görelim:</strong><br />
1. Şiirde amacın güzellik olduğu, şiirin fikirleri yaymakta bir araç olarak kullanılamayacağı savunulmuştur; yani sanatın sanat için olduğu fikri hakimdir.<br />
2. İlk kez, Batı’dan alınan sone, terzarima gibi nazım şekilleri kullanılmış, ayrıca serbest müstezat şekli geliştirilmiştir.<br />
3. Tanzimatta görülen dilde sadeleşmeye yönelme tamamen terk edilmiş, aksine yeni duygu ve hayalleri karşılamak için Arapça ve Farsçadan yeni sözcükler alınmıştır.<br />
4. Tanzimatçıların halk şiirine gösterdikleri ilgi tamamen unutulmuş, hatta halk şiirinin basitliğiyle alay edilmiştir.<br />
5. Şiirde Parnasizm ve Sembolizm akımlarının tesiriyle, toplumsal konular terk edilmiş, kişisel, hatta çoğu zaman marazi duygular ele alınmıştır.<br />
6. Nesir türlerinde büyük gelişmeler görülmüş, roman ve hikaye Batı tekniği seviyesine çıkarılmıştır.<br />
7. Tiyatro ihmal edilmiş, birkaç deneme eserle geçiştirilmiştir.<br />
8. Romanlarda Realizm akımının etkisi görülür. Romanların konuları hep İstanbul’da geçer, ancak birkaç hikayede Anadolu konu edilmiştir.</p>
<p><strong>C &#8211; FECR-İ ATİ EDEBİYATI</strong></p>
<p>Servet-i Fünun dergisi 1901 yılında kapatılınca, bu dergi etrafında toplanan şair ve yazarlar artık bir araya gelme imkanına sahip olamamışlardı. Hatta basına uygulanan sansür yüzünden sanatçılar şiirlerini bile rahatça yayınlayamamışlardı.<br />
1908 yılına kadar süren, edebiyatın bu fetret devri bu tarihte meşrutiyetin ilan edilmesiyle sona ermiştir. Edebiyat aşığı gençler bir araya gelip edebi bir toplantı gerçekleştirmişlerdir. Bu gençler arasında Ahmet Haşim, Yakup Kadri, Refik Halit, Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi vardı.<br />
Fecr-i Ati, gerçekte bir edebi akım ya da edebi topluluk değildir. Bu hareket yukarıda adı geçen edebiyata hevesli gençlerin yaptığı birkaç toplantıyla sınırlı kalmıştır. Ancak gençlerin yetenekli olması, edebiyat dünyasının böyle bir toplantıdan haberdar olmasını sağlamıştır.<br />
Fecr-i Ati, edebiyatımızda beyanname yayınlayan ilk topluluktur. Bu beyannamede gençlerin o günün edebiyat dünyasına bakışını, edebi alanda yapmak istediklerini görüyoruz. Bunlara göre kendilerinden öncekiler yeterince Batılı değillerdi. Öncekiler için edebiyat boş vakitleri değerlendiren güzel bir arkadaştı.</p>
<p><strong>Fecr-i Aticiler yapmak istediklerini de şöyle maddeleştirdiler:</strong><br />
1. Batıyı günü gününe takip etmek, edebi çalışmalarına Batıdaki gelişmeler ışığında yön vermek.<br />
2. Genç sanatçıların yetişmelerini sağlamak için zengin bir kütüphane kurmak.<br />
3. Batıdaki birçok eseri Türkçeye kazandırmak için dil komisyonu oluşturmak.<br />
4. Edebiyat ve fikir konularında konferanslar vererek halkı eğitmek.<br />
Yüksek ideallerle biraraya gelen gençler Fecr-i Ati’yi 1909&#8242;da kurdu. Ancak daha ilk ayda 31 Mart olayı yüzünden dağıldı ve bir daha bir araya gelemedi.<br />
Fecr-i Aticiler kendilerinin ne kadar Servet-i Fünun’dan farklı olduğunu iddia etseler de onların devamı olmaktan kurtulamamışlardır. Ortaya koydukları ürünlerin Servet-i Fünun’dan hiç farkı yoktur. Grubun dağılmasından sonra Fecr-i Ati’nin anlayışını sadece Ahmet Haşim sürdürmüştür. Belki Haşim de olmasa bu grubun adı pek duyulmazdı. Yakup Kadri, Refik Halit, Hamdullah Suphi daha sonra Milli Edebiyata geçmişlerdir.<br />
<strong><br />
MİLLİ EDEBİYAT</strong></p>
<p>Türk edebiyatında Türk milliyetçiliği düşüncesi Tanzimat döneminde başlamıştır. Bu dönemde özellikle Şemseddin Sami şiirin sadeleşmesiyle ilgili yazılar yazıyor, Orhun Abideleri’ni, Kutadgu Bilig’i Türkiye Türkçesine çevirerek ilgiyi Ortaasya’ya çekiyordu.<br />
Ayrıca Ahmet Vefik Paşa makaleleriyle Türklük düşüncesini yaymaya çalışıyordu. Ancak bu kişisel çabalar aydınlar arasında tam bir birlik sağlamaktan uzaktı. Özellikle kalemi güçlü şairlerin, Fikret’in, Cenap’ın, Abdülhak Hamit’in, sanat için sanat görüşüne takılmaları, bu çalışmaların yeterince güçlenememesine neden oluyordu. Oysa 1908&#8242;li yıllara gelindiğinde ortada artık bu güçlü sanatçıların adı duyulmuyurdu. Özellikle o yıllarda Balkan Savaşları’nın ya da azınlık isyanlarının çok olması halkta büyük tepki uyandırmış, Arapların isyanıyla İslamcılık görüşü de geçersizleşmiş ve milliyetçilik akımı büyük bir güç kazanmıştır. Böyle bir ortamda sanatçıların kişisel düşünceyle yaptıkları sanat da elbette pek rağbet görmemiştir. Hatta sanat değeri olmayan, kuru şiirler, sırf milletin hissiyatına seslendiğinden büyük rağbet görmüştür.<br />
İşte böyle bir ortamda Fecr-i Aticilerin kişisel sanat anlayışları yeterince güçlenememiş ve topluluk dağılmıştır. Bu sırada İstanbul’dan uzakta, Selanik’te yayın yapan Genç Kalemler Dergisi, Yeni Lisan adlı makaleler dizisiyle dilin nasıl sadeleşeceği konusunda yollar ortaya koyuyor, bu görüşün savunucuları sade dille güzel eserler yazıyorlardı.</p>
<p> <strong>Yeni Lisan makalelerinde ileri sürülen görüşleri şu şekilde maddeleştirebiliriz:</strong><br />
1. Arapça, Farsça tamlamalar ve gramer kuralları asla kullanılmayacak, bunların yerleşmiş olanları kalabilecekti.<br />
2. Halk dilinde yerleşmiş bulunan Arapça, Farsça sözcükler kullanılacak, bu dillerden yeni sözcükler alınmayacaktır.<br />
3. Arapça, Farsça sözcükler halkın telaffuz şekline göre yazılacak asılları dikkate alınmayacaktır.<br />
4. Yazı dilinde milli söz dizimi hakim olacaktır.<br />
5. Konuşma ve yazı dili, Türkçenin en olgun, en güzel şekli olan İstanbul Türkçesi olacaktır.<br />
İlk defa, Ömer Seyfettin ile Ali Canip’in birlikte çıkardıkları Genç Kalemler dergisine daha sonra Ziya Gökalp de katılmış, her geçen gün artan savunucusuyla yeni ve güçlü bir Milli Edebiyat ekolü oluşmuştur. Fecr-i Aticiler bir ara dilde sadeleşmeye karşı çıktılarsa da özellikle Fuat Köprülü, Hamdullah Suphi, Yakup Kadri gibi güçlü kalemlerin Milli Edebiyat saflarına geçmeleri, Fecr-i Ati’yi bitirmiş geride sadece Haşim kalmıştır.<br />
Milli edebiyat özellikle dil konusu üzerinde durmuştur. Yoksa sanatçıların kişisel görüşleri birbirinden oldukça farklıdır. Kimi sade bir dille kişisel konular üzerinde şiirler söylerken (Beş Hececiler), kimi vatan, millet, Anadolu kavramları üzerinde durmuştur. Belki de bu serbestlik Milli Edebiyat’ın sürekliliğinin en büyük sebebidir.<br />
<strong><br />
İtalya ve Akdeniz seferi </strong><br />
Halil Paşa komutasındaki Osmanlı donanması 1620 yazında Akdeniz seferine çıktı. İstanbul&#8217;dan ayrıldıktan sonra Navarin&#8217;e gelen donanma, buradan da kuzeye, Adriyatik&#8217;e doğru yöneldi. Dıraç&#8217;da iki İtalyan gemisini ele geçirdikten sonra İtalya&#8217;ya asker çıkardı ve İspanyollara ait olan liman şehri Manfredonia&#8217;yı fethetti.<br />
Lehistan (Polonya-Litvanya) Seferi [değiştir]<br />
Osmanlı Devleti ile Lehistan arasında bir dostluk mevcuttu. Dinyester ırmağı iki ülke arasında sınır oluşturuyordu. Osmanlı-Avusturya savaşlarında Lehistan ilişkileri gerginleştiyse de barış bozulmamıştı. Fakat askeri birliklerin geçimini Lehistan&#8217;a yaptığı akınlarla sağlayan Kırım Hanı, barışa aykırı hareket ediyordu. Bunun yanı sıra Lehliler Boğdan işlerine müdahaleden ge<br />
ri kalmadıkları gibi, Boğdan&#8217;a ait Hotin kalesini işgal etmişlerdi (1617). Ayrıca Eflak ve Erdel&#8217;in içişlerine müdahale etmeye devam ediyorlardı. Bu olaylar üzerine Sultan Genç Osman, kendisine yapılan muhalefetlere rağmen Lehistan seferine karar verdi. Bu arada Özi Beylerbeyi İskender Paşa komutasındaki birlikler, Purut kıyısında bulunan Yaş&#8217;ta, Lehlileri bozguna uğratmıştı (20 Eylül 1620).<br />
Sultan Genç Osman, 1621 yılının Nisan ayında Lehistan Seferine çıktı. Lehler yeni ve daha büyük bir ordu meydana getirme çabasındaydılar. Avusturya&#8217;dan yardım alarak ordularını takviye ettiler. Osmanlı Ordusu 2 Eylül 1620&#8242;de Hotin önlerine geldi. Kale kuşatıldı ve Hotin kalesi önlerinde yapılan meydan savaşında, düşman siperlerinin ele geçirilememesi, askerlerin şevk ve heyecanını oldukça yıprattı. Yeniçerilerin de kendilerini tam olarak savaşa vermemeleri, bu savaşın kesin bir netice ile sonuçlanmamasına yol açtı. Lehistan elçilerinin savaşa kendilerinin neden olduklarını bildirmesi üzerine Hotin Antlaşması yapılarak sefere son verildi (29 Eylül 1621). Antlaşmaya göre Lehler ve Osmanlılar birbirlerinin topraklarına saldırmayacak Lehistan eskiden olduğu gibi Kırım Hanına 40.000 düka altın verecekti.</p>
<p><strong>TÜRK DESTANLARI </strong><br />
<strong>İslamiyetten Önceki Türk Destanları<br />
</strong><br />
1. Yaratılış Destanı</p>
<p>2. Saka Destanları<br />
a. Alp Er Tunga Destanı<br />
b. Şu Destanı</p>
<p>3. Hun-Oğuz Destanları<br />
a. Oğuz Kağan Destanı<br />
b. Atilla Destanı</p>
<p>4. Göktürk Destanları<br />
a. Bozkurt Destanı<br />
b. Ergenekon Destanı</p>
<p>&#8221; 5. Siyempi Destanları</p>
<p>6. Uygur Destanları<br />
a. Türeyiş Destanı<br />
b. Mani Dininin Kabulü Destanı<br />
c. Göç Destanı</p>
<p><strong> İslamiyetten Sonraki Türk Destanları </strong></p>
<p><strong>1. Kazak-Kırgız :</strong>Manas Destanı</p>
<p><strong>2. Türk-Moğol :</strong> Cengiz Han Destanı</p>
<p><strong>3. Tatar-Kırım</strong> Timur ve Edige Destanları </p>
<p><strong>4.Karahanlı Dönemi:</strong> Satuk Buğra Han Destanı </p>
<p><strong>5.Selçuklu-Beylikler ve Osmanlı Dönemleri </strong><br />
a. Seyid Battal Gazi Destanı<br />
b. Danişmend Gazi Destanı<br />
c. Köroğlu Destanı </p>
<p>Bütün dünya edebiyatlarında olduğu gibi Türk Edebiyatının da ilk örnekleri destanlardır. Türk edebiyat geleneği içinde &#8220;destan&#8221; terimi birden fazla nazım şekli ve türü için kullanılmış ve kullanılmaktadır. Eski Türk Edebiyatı nazım şekillerinden mesnevilerin bir bölümü ve manzum hikâyeler, Anonim edebiyatta ve Âşık edebiyatında koşma veya mâni dörtlükleri ile yazılan veya söylenen ferdî, sosyal,tarihi, acıklı veya gülünç olayları tahkiye tekniği ile çeşitli uslûplarla aktaran nazım türüne ve bu yazıda ele alınan kâinatın, insanlığın, milletlerin yaradılışını , gelişimini, hayatta kalma mücadelelerini ve çeşitli olay ve nesnelerle ilgili sebeb açıklayan ve Batı Edebiyatında &#8220;epope&#8221; terimiyle anılan eserlerin tamamı da Türk edebiyatı geleneği içinde &#8220;destan&#8221; adı ile anılmaktadır. Bütün dünya edebiyatlarının başlangıç eserleri olan destanlar, çeşitli konularda yaradılış hikâyeleri yanında, milletlerin hayatında büyük yankılar uyandırmış bir kahramanın veya tarih olayının millet muhayyilesinde ortak sembol ve ifadelerle zenginleştirilmiş uzun manzum hikayeleridir. Destanlar bütün bir milletin ortak mücadelesini ortak değerler, kurallar, anlamlar bütünlüğü içinde yorumladığı ve yaşatıldığı toplumun geçmişini ve geleceğini temsil ettiği için dünya edebiyatının en ülkücü eserleri olarak kabul edilirler. Destanlar her zaman tarihî gerçekleri doğru biçimde nakletmezler. </p>
<p><strong>MESNEVİ NAZIM ŞEKLİ</strong> </p>
<p>Özellikle Arap, Fars ve Osmanlı edebiyatında kendi aralarında uyaklı beyitlerden oluşan ve aruz ölçüsüyle yazılan şiir biçimidir. Arapçada “müzdevice” denilen mesnevi türü ilk olarak 10’uncu yüzyılda İran edebiyatında ortaya çıkmıştır. Türk edebiyatına girişi 11’inci yüzyılda Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig adlı yapıtıyla başlar. Her beytinin ayrı uyaklı olması yazma kolaylığı sağlar. Bu nedenle uzun aşk öykülerinde, destanlarda mesnevi kullanılmıştır. Mesnevi bir eser başlıca tevhid, münacat, na’t, miraciye bölümlerinden oluşur. Mesneviler aşk mesnevileri, dinsel-tasavvufi mesneviler, ahlaksal ve öğretici mesneviler, savaş ve kahramanlık konusunu işleyen gazavatnameler, bir kentin güzelliklerini anlatan şehrengizler ve mizahi mesneviler diye ayrılabilir. Mevlana Celaleddin Rumi’nin altı ciltlik tasavvufi yapıtı da “Mesnevi” adını taşımaktadır.</p>
<p><strong>ROMAN </strong></p>
<p>Olmuş ya da olabilir nitelikteki olayları ve konuları ele alan edebî türlere Roman denir. Diğer türlerden ayrılan en önemli özelliği, uzunluğudur. Romanlarda, toplumsal olaylar ve ilişkiler gerçeklere uygun bir tarzda ele alınır.<br />
&#8220;Roman&#8221; kelimesi, Roma İmparatorluğu sınırları içinde yaşayan halk kitlelerinin konuştuğu halk Lâtincesine verilen addır. Sonraları herkesin anlayabilmesi için bu dille yazılan destan ve hikâyelere &#8220;roman&#8221; adı verilmiştir. Kelimenin aslı buradan gelir. İyi bir roman ilgi çekici olmalı, herkesi ilgilendiren insancıl bir tema taşımalıdır. Romandaki olaylar arasında dengeli bir sıralama ve bağ bulunmalıdır. Olaylar akla yakın olmalı, romanın konusundan doğmalıdır. Romandaki varlıkların kişilikleri baştan sona dek konuya uygun nitelikte olmalı, birbiriyle çelişmemelidir.<br />
Roman yazarı; romanda yarattığı kişilerini kendi kişiliği içinden görebilmelidir. Romandaki davranışlar ve konuşmaların, kişilerin karakterlerinden çıkmasını sağlamalıdır.<br />
Okuyucu, romanı iş olsun diye okumaz. Roman okurken avunmak, kendinden uzaklaşmak ister. Romandaki kişilerle ilgilenmeye başlar. Olaylar karşısındaki davranışlarının ne olacağını merak eder. Onların başarılarından mutluluk duyar. Onların sıkıntılarına üzülür. Kendisini onların yerine koyar. Onların davranışlarını eleştirir. Bu davranışlar içinde yapılmaması gerekeni, yapılmamış olanları bulur. Romanı okuyup bitirince genel bir yargıda bulunur.<br />
<em>Romanlar, işlenilen konularına göre şu çeşitlere ayrılır:</em><br />
(1) Tarihî romanlar<br />
(2) Macera romanları<br />
(a) Polis romanları (Macera ve heyecan duygularını artıran romanlar)<br />
(b) Egzotik romanlar (Yabancı ülkelerin toplumsal özelliklerini, geleneklerini anlatan romanlar)<br />
(3) Köy romanları<br />
(4) Sosyal içerikli romanlar<br />
(5) Psikolojik tahlil romanları</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/bati-etkisindeki-turk-edebiyati-tanzimat-servet-i-funun-fecr-i-ati-milli-edebiyat-cumhuriyet-donemi.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ömer Seyfettin &#8211; TOS öykü özeti</title>
		<link>http://www.e-okul.gen.tr/omer-seyfettin-tos.html</link>
		<comments>http://www.e-okul.gen.tr/omer-seyfettin-tos.html#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 22 Jan 2010 21:06:44 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Kütüphane]]></category>
		<category><![CDATA[ömer seyfettin]]></category>
		<category><![CDATA[öykü]]></category>
		<category><![CDATA[özet]]></category>
		<category><![CDATA[tos]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.e-okul.gen.tr/?p=155</guid>
		<description><![CDATA[Fatma Hanım, sarıklar içinde doğmuş, sarıklar içinde büyümüştür. Hacılardan, hocalardan oluşan ailesinden kalan büyük bir zenginliğe sahiptir. Günlerini yalnızca ibadet ederek geçiren Fatma Hanım, günah işlemekten korktuğu için evden dışarı dahi çıkmayan bir kadındır. Yüzlerini açan, sinemaya, gezmeye giden kadınları gavur olarak görmektedir. Fatma Hanım oldukça sabırlı, çok temiz kalpli bir kadındır. Her kandilde, Kadir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/01/omer_seyfettin.jpg"><img src="http://www.e-okul.gen.tr/wp-content/uploads/2010/01/omer_seyfettin.jpg" alt="" title="omer_seyfettin" width="214" height="320" class="alignleft size-full wp-image-156" /></a>Fatma Hanım, sarıklar içinde doğmuş, sarıklar içinde büyümüştür. Hacılardan, hocalardan oluşan ailesinden kalan büyük bir zenginliğe sahiptir. Günlerini yalnızca ibadet ederek geçiren Fatma Hanım, günah işlemekten korktuğu için evden dışarı dahi çıkmayan bir kadındır. Yüzlerini açan, sinemaya, gezmeye giden kadınları gavur olarak görmektedir. Fatma Hanım oldukça sabırlı, çok temiz kalpli bir kadındır. Her kandilde, Kadir gecelerinde mevlitler okutmakta, ziyafetler vermektedir. Fatma Hanım’ın parasını yiyen, içki içen, hovardalık yapan bir kocası vardır. Her şeyin farkında olmasına rağmen sabretmenin de bir ibadet olduğunu düşünen Fatma Hanım hep susmaktadır. Kocasının yaptığı iki şey vardır; Fatma Hanım’ın göğsünü daraltan, sabrını zorlayan. Birincisi küçüklüğünden beri evde tutuğu, her türlü bilgisini aktarıp, yetiştirdiği on yedi yaşındaki Makbule’ye sulanması, ikincisi ise; dört senedir bir gün Allah’a kurban etmek için gözü gibi baktığı koyununa eziyet ederek, hayvana tos atmayı öğretmesidir. Fatma Hanım Makbule’yi eşinden korumak için onu hiç gözünün önünden ayırmamaya özen göstermektedir. Günlerden bir gün Fatma Hanım ibadetten kalkarken bahçede kurbanlığına eziyet eden kocasını gördü, sabır diledi Allahtan. Kocasının zavallı hayvana vurarak ‘Tos, tos haydi tos’ diye bağırmasını duydukça aklına utanmadan evin içinde Makbule’ye yaptıkları geldi ve bunca yıldır Allah’a bu konuda tek bir yakarışta bulunmayan Fatma Hanım: ‘Allah’ım bu adamı yaptığı şeylerden fena utandır’ der. Kalbi o kadar temizdir ki aradan bir hafta geçmeden dileği kabul olur. Bir kandil gecesinde her zaman ki gibi bahçenin ortasındaki camekanda  Mevlit ve ziyafet vardır. Tam Mevlit’in başlayacağı sırada Makbule’nin odada olmadığını fark eder, hemen dışarı çıkar ve kapının ilişiğindeki Makbule’yi görür. ‘Neden içerde değilsin?’ diye sorar. Makbule utana sıkıla ‘Kirliyim Hanımım’ der. Fatma Hanım o an düşünür kızı abdest almaya gönderse kocası evde,  içeride bu halde giremezdi, günahtı. Kıza bahçe kapısından kafasını uzatıp dinlemesini ve kendisinin görebileceği bir yerde durmasını tembihledi. Mevlit boyunca gözlerini kızdan hiç ayırmadı. Bu sırada yukarıda Makbule’yi bekleyen kocası kız bir türlü gelmek bilmeyince uydurdukları bu hastalık oyunun işe yaramadığını anladı. Canı sıkılan Bey bahçeye çıkıp kurbanlığı kızdırdı, hayvana çifteler attırarak eğlendi sonra hayvanın ipini bağlayıp eve doğru yürümeye başladığı sırada bahçe kapısından camekana eğilmiş bir vücut gördü, azgın adam arkadan yaklaşıp kim olduğunu anlamaya çalışırken kendi arkasından gelen kızgın kurbanlığın hiç farkında değildi. Kızın Makbule olduğunu anlayıp ona ‘sus sus haydi sus’ dedi, bunu ‘ tos tos haydi tos’ olarak anlayan ve tam arkasında olan hayvanda aynı anda adamın üstüne binince ikisi birlikte kendilerini Mevlit’i dinleyenlerin arasında buldu. Bir türlü siniri geçmeyen koyun ikisinide teklemeler savuruyor, boynuzlar atıyordu. Herkes çığlık çığlığa kaçışırken Fatma Hanım duasının kabul olduğunu anlayıp oracıkta bayılıvermişti.</p>
<p><strong>TürK edebiyatında olay öykücülüğünün temelini oluşturan ve dilde sadeleşmenin öncülerinde olan Ömer Seyfettin öykülerini her çocuğun okuması gerekir.</strong></p>
<p>&#8221; Öykü site editörümüz F. SIR tarafından özetlenmiştir. Kaynak belirtilmeden kullanılamaz. &#8220;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.e-okul.gen.tr/omer-seyfettin-tos.html/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
<!-- WP Super Cache is installed but broken. The path to wp-cache-phase1.php in wp-content/advanced-cache.php must be fixed! -->